DAVRANIŞ DEĞİŞTİRME İLKELERİ

DAVRANIŞ DEĞİŞTİRME İLKELERİ

Yeni alışkanlıklar kazanmanın ve istenen alışkanlıkları bırakmanın yolları

EROL Coşkuner

 

1. Bölüm

ALIŞTIĞIMIZ PROBLEM ÇÖZME YOLLARI NEREDEYSE TÜMÜYLE YANLIŞ!

İlkin şunu belirtmek istiyorum: Kültürümüzün, problem çözmekle ilgili olarak öğrettiği yollar, neredeyse tümüyle yanlış…

Yaygın yanlışlardan birkaç örnek:

1. Uzun süredir yaşadığımız, değiştirmek için çok uğraştığımız halde değiştiremediğimiz davranışlarımızın DOĞUŞTAN GETİRDİĞİMİZ YAPILAR nedeniyle böyle olduğunu düşünüyoruz… Bu nedenle de uğraşmanın boşuna olduğunu, ne yaparsak yapalım değişmeden kalacaklarını savunuyoruz…
Halbuki; bir davranışın doğuştan geldiğini kanıtlamak olanaksızdır.
Çocukluğumuzdan beri varlığını sürdüren ve bir türlü değiştiremediğimiz davranışlar aslında çok erken yaşlarda kazanılmış alışkanlıklar olabilir.
Ama, çoğunlukla; bu türden birçok davranışın doğuştan olduğunu düşünmekle, değiştirmek için yapılacakları engellemiş oluyoruz: Değişmez diye değiştirmeye çalışmıyoruz; uzun yıllar daha acı çekiyoruz; acı çekmeyi seçtiğimizin farkında olmadan…

Bir örnek:
Yirmi yıldır ilaç alan, sokağa çıkamayan, evde yalnız kalamayan ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi, sürekli olarak hastalık endişeleri ile kıvranan bir hanım gelmişti. Yıllar önce çalışamayacağı düşünüldüğü için emekliye ayrılmıştı. Söylediğine bakılırsa, kendisini bildi bileli endişeli ve evhamlı biriymiş… O ve ben, böylesine eski alışkanlıkların doğuştan olduğunu düşünseydik ve bu nedenle de gerekenleri yapmasaydık; şimdi, bugün de evinden çıkamayan, çalışamayan ve acı çeken biri olarak yaşamını sürdürecekti…

2. Bazen de, değişmesini istediğimiz davranışın çok eskiden kazanılmış olduğunu, KEMİKLEŞTİĞİNİ, bu nedenle de artık değişemeyeceğini sanıyoruz…

Yukarıdaki söylediklerimi tekrar etmek istemiyorum. Ama bir şeyin, altını çizerek belirtmem iyi olacak:

Hiçbir psikoterapi kitabında, sorun şu kadar yılı geçmişse ek olarak şunları şunları yapın gibi bir bilgiye rastlayamazsınız.
Çünkü; eskimiş davranışlarla uğraşırken ne daha farklı şeyler yapmamız gerekir, ne de daha uzun zaman uğraşmamız…

3. Değişebileceğine inandığımız davranışları değiştirmeye çalışırken, kullandığımız metotlar da yanlıştır çoğunlukla:

Kimimiz sevginin en iyi öğretme aracı olduğuna inanıyoruz: Sevgiyle her şey öğretilir, bütün sorunlar çözülebilir diye düşünüyoruz. Ama buna karşılık; sevginin bozduğunu, çok sevdikleri için çocuklarını şımarttıklarını, bu nedenle kuralcı ve sert olmamız gerektiğini savunanlar da var.
Eminim; şöyle bir hafızanızı yoklasanız; çocuklarına sert davrandıkları için bozduklarını söyleyen kimseleri de, sevdikleri için yüzsüz ve sorumsuz yaptıklarından yakınanları da hatırlayacaksınız.
Ödülle yüreklendirmeyi seçenler olduğu gibi cezayı araç olarak kullananlarla da karşılaşıyoruz.
Kimimiz özgür bırakmanın gerektiğini savunuyor. Serbest bıraksak herkes doğru yolu kendiliğinden bulabilir bu inançta olanlara göre. Eğitim gereksiz birşey sanki…
Bazılarımız içinse disiplin en önemli şey. Disiplinle ulaşılamayacak amaç, gerçekleştirilemeyecek şey yoktur.
Her şeyi açıklıkla tartışınca, sorunlarımızı çözebileceğimizi söyleyenler olduğu gibi, ilişkileri bozmadan sürdürebilmek için idare etmek gerektiğini savununlar da var…
Bu söylenenlere esnek ya da kararlı olmayı ve daha pek çoğunu katabiliriz.
Aslında, çevrenize şöyle bir bakarsanız; karşıt yolları kullandıkları halde başarısız olmuş insanları göreceksiniz.
Bu başarısız kişiler; deneylerine dayanarak yollarının yanlış olduğunu söylerken (karşıt yolu kullanıp da başarısız olanları fark etmeden) nedense hep tersi yolu savunuyorlar.
Önemli olan davranış değiştirme ilkelerine dayanarak bir şeyler yapmaktır. Bu ilkelere uyarak çalıştığınız sürece; ister sevin, ister azarlayın; ister serbest bırakın ister disiplinli olun BAŞARIRSINIZ.
Ve bu ilkelere uymadığınız sürece; bu yollardan hangisini denerseniz deneyin, başarısızlığınız kaçınılmaz olacaktır.
Ya da şansa kalmıştır…

4. Bazen çevremizdeki birinden, davranışını değiştirmesini isteriz.
Değiştiremeyince de başarısızlığını kendimize göre yorumlarız ve;
iradesini kullansa,
kendisine saygısı olsa,
bizi ya da kendisini ciddiye alsa,
inat etmese,
kısacası istese,
ya da bizi anlayabilse,
davranışlarını değiştirebileceğini düşünürüz…

Bu sırada; (neredeyse) hiçbir davranışımızı doğuştan getirmediğimiz, onları uzun yıllar boyunca uğraşarak öğrendiğimizi unuturuz. Karşımızdaki kişinin o davranışları öğrenemediği için yapamadığını (davranış değiştirme ilkelerine göre bir şeyler yapmadıkça da hiçbir zaman öğrenemeyeceğini) düşünmeyiz hiçbir zaman… Bu nedenle de; bir türlü toplu olamayan kocamızı (ya da karımızı), ders çalışmayan oğlumuzu “inatçı” diye, “bize saygısı yok” diye, “tembel” diye suçlarız. Kedilerle karşılaşmaktan korktuğu için evinden çıkamayan kardeşimize, kediden korkmanın saçma olduğunu, iradesini kullanması gerektiğini söyleriz. Ve bu tür konuşmalarla, bu suçlamalarla öğrenme ortamını iyice bozarız; kördüğüme dönüştürürüz sorunu…

Geçen yıl ki Ortak-Çalışma’dan bir örnek vermek istiyorum:
Bir hanım, oğlunun, diş fırçalama konusunda kendisiyle inatlaştığını söylemişti. Her dişini fırçalaması istendiğinde; oğlu, birazdan fırçalayacağını söylüyor, ama fırçalamıyordu. Kızmalar, küsmeler, nasihatlar hiçbir işe yaramamıştı. Bıkmıştı artık… Çaresizdi…
Anneye göre açıktı sorun: Oğlu inatlaşıyordu ve inadı sürdüğü sürece öğrenmeyecekti.
Konuşunca, oğluna alışkanlık kazandırmak için hiç bir şey yapmadığını, yalnızca dişini fırçalamasını söylediğini gördük:
Konuşuyordu, azarlıyordu. O kadar… Bunun dışında başka hiçbir şey yapmamıştı. Nasıl davranacağını anlattık. Bir hafta içinde, (sadece bir hafta içinde) oğlu istediği alışkanlığı kazanmayı başarmıştı.

Bir başka örnek:
Yirmi beş yaşlarında bir genç erkek. Sokağa çıkamıyordu bayılmaktan korktuğundan. Ancak yanında birileri olursa göze alabiliyordu. Çünkü bayıldığında, yanındaki kendisiyle ilgilenecekti. Bütün aile bıkmıştı, onunla birlikte olmadık yerlere sürüklenmekten. Ona destek oluyorlardı ama kızıyorlardı da: Korkusu saçmaydı. Niye bayılsındı? Herkes çıkıyordu işte. Şımarıklıktı onunki. Kardeşini kıskanıyordu da onun için yapıyordu. Onun gibi başarılı değildi. İlgi çekmek istiyordu. Bütün aileyi kendi hizmetine almak istiyordu. Bunları söylüyorlardı ama nereye gidecek olsa götürüyorlardı da…
Duyarsızlaştırma çalışmasına katılmasa böyle kalacaktı…

5. Bir çoğumuz da, sorunların nedenlerini bilince onları değiştirebileceğimizi düşünüyoruz. Halbuki, birçok durumda, nedenleri bulmak hiçbir işe yaramıyor. Tersine; çözülmeyen sorun, uzun konuşmalardan sonra daha da yaralayıcı, daha da umut kırıcı olabiliyor…
Yeniden diyelim:
Davranış ve duygusal tepkileri değiştirme ilkelerine göre davranmadıkça; nedenleri anlatmak, ya da anlamak hiçbir işe yaramayacaktır..

Örnek olarak: A. Bey annesinin çok sert olmasından kadınlara yaklaşamadığını söylemişti ve “Nedenini biliyorum ama bir işe yaramıyor”, diye yakınmıştı.

Bu söylenenlerden şu sonucu çıkartabiliriz:
Eğer davranış değiştirme ilkelerine göre hareket etmiyorsanız;
Eğitenseniz de,
sorun çözenseniz de,
ister başarılı, ister başarısız olun;
başarınız da, başarısızlığınız da
bilmeden,
tesadüfen olacaktır…
Gene bu nedenle;
Başarısızsanız, başarılı olmak için,
Başarılıysanız, neden başarılı olduğunuzu görmek ve başka alanlarda da başarınızı sürdürebilmek için davranış değiştirme ilkelerini öğrenmeniz gerekecektir.

 

2. Bölüm

Davranış Değiştirme ile ilgili Bilgiler

A) UYUM SAĞLASIN, YA DA SORUN YARATSIN; HEMEN BÜTÜN YAPIP ETMELERİMİZ ÖĞRENİLMİŞTİR

1. Hemen bütün davranışlarımız öğrenilmiştir:
Ayakkabımızı bağlamamız, yazı yazmamız, çatal kullanmamız, kapıyı kapatmamız ve açmamız…
Tıpkı bunlar gibi; içimizden biri sürekli olarak yakınıyorsa, geçimsizse, sapasağlamken arada bir kalbini dinliyor ve kalp hastası olduğunu düşünüyorsa, çabuk kızıyorsa, kuşkucuysa, tembelse… Bunlar da öğrenilmiştir.

2. Kuşkusuz; kavrayarak öğrenmenin de insan yaşamında büyük önemi var.
Ama öğrendiklerimizin çoğu;
Klasik şartlama,
Operant şartlama ile ve
Modeli örnek alarak olmuştur…
Ve insan davranışlarını anlamak, ya da onları değiştirmek amaçlandığında;
Bu tür öğrenmelerin bilinçdışı olduğu unutulmamalıdır…

3. Bu öğrenmelerin yaşamımızda ne kadar etkin olduğunu göstermek amacıyla bir iki örnek vermek istiyorum:
Kuşkusuz çocuklarınıza her şeyi siz öğreteceksiniz. Ama “yanlışlarını göstermezsek nasıl öğrenirler?” diye çocuğunuzun her yanlışını, hiç kaçırmadan söyleyecek olursanız…
Hiç kimse eleştirilmekten hoşlanmaz. Hele küçükler… Biz büyükler bile eleştirileri olgunlukla karşılayamazken, onlardan bunu nasıl bekleriz. Beklemememiz gerekir…
Bu nedenle; (iyi yetişmesini sağlamak gibi olumlu bir amacınız olsa bile); durmadan eleştirecek olursanız… çocuğunuz sizin yanınızdayken, sürekli olarak beğenilmemenin acısını yaşayacaktır… Sizden uzaktayken de eleştirilmemenin rahatlığını.

Böyle bir durumda, klasik şartlama sonucu; (yanınızda rahatsızlık yaşadığı, uzaktayken rahatladığı için) sizin görüntünüz, sesiniz, yalnızca varlığınız bile; (hiç bir şey söylemeseniz de hiç bir şey yapmasanız da, eleştirmeseniz de…) çocuğunuzun olumsuz duygular yaşamasına yetecektir. Belki de yıllar sonra, bunca emeğinize, özverilerinize karşın; çocuğunuzun neden sizden kaçtığını anlayamayacaksınız. Ve belki çocuğunuz da anlayamayacak bunu… Böylesine fedakar, iyi bir annenin (ya da babanın) yanında neden olumsuz duygular yaşadığını, neden durmadan kalbinizi kırdığını kendisi de kavramayacak. Belki de bu nedenle kendisini suçlayacak. Kendisini frenlemeye çalışacak ama; gene de duygularını kontrol edemeyecek, size ters davranacak…
Ne kadar iyi niyetli olursanız olun; rahatsız edecek ölçüde eleştirdiniz mi, bu sonuç kaçınılmazdır; çoğunlukla…
Varsayın bir baba… Oğlunu çok seviyor.
Hiç kıyamıyor çocuğuna.
Azıcık üzüldüğünde bile dayanamıyor, onu memnun etmek için gezmelere götürüyor, hediyeler alıyor, onunla oynuyor.
Kuşkusuz böyle bir baba, hiç farkında değildir ama, oğlunun sıkılmalarını durmadan ödüllendirmektedir. Bu nedenle de (operant şartlama yoluyla…) oğluna sıkılmayı alışkanlık haline getirmektedir. Çöküntüye itmektedir.

Başka örnek: bir çocuk, küçük kardeşini sık sık çok kötü dövüyor. Anne, belki de küçük çocuğunun sakat kalmasından korktuğu için, önleyebilmek amacıyla, o da büyük çocuğunu dövüyor. Ve de dövmeye karşı olduğu halde; çaresiz kaldığından, başka yol bulamadığından dayağı kullanıyor. Ve bu anne: büyüğü bu kadar dövmesine karşın, küçüğü korumayı başaramadığına şaşıyor olabilir.

Bu anneye, büyüğe dövme alışkanlığını kendisinin kazandırmakta olduğu söylense; kimbilir ne kadar afallardı.
Çünkü; “dövme,” diyerek döverken, sorunları dayak atarak çözme konusunda oğluna örnek olduğunun farkında değildi bu anne. Model oluşturmanın bir öğretme yolu olduğunu ve bu öğrenmenin bilinçdışı olarak işlediğini bilseydi bu yanlışı yapar mıydı hiç?
İşte size; (üç ayrı öğrenme yoluna göre gerçekleşmiş) kötü alışkanlık kazandırmanın üç örneği…
Ayrıca; bunların, yaşam sırasında çok sık karşılaştığımız örnekler olduğunu hatırlatmak isterim.

Davranış değiştirme söz konusu olunca daha çok Operant Şartlama kullanılır.
Bu nedenle bu tür şartlamayı daha geniş olarak anlatacağım bu bölümde.

B) BİRŞEYLER YAPARKEN ŞARTLAMA (OPERANT ŞARTLAMA)

1. Klasik şartlama ile (temelde; bir şey karşısında yaptığımız aynı davranışı, o şeyle hep birlikte bulunan başka şeye de yapmak demek olduğu için) yeni davranışlar öğretmemiz olanaksızdır.
Canlılara yeni davranışlar Operant Şartlama ile öğretilebilir…

2. Thorndike’ın deneyi:
Bir kediyi kafese koydu ve kafesin dışına, kedinin ulaşamayacağı kadar uzağa bir balık yerleştirdi. Kafesin içine bir ip gerilmişti. Kedi bu ipe bastığı anda kapı kendiliğinden açılacaktı ve böylece balığa ulaşabilecekti. Kafesin içine yerleştirilen kedi; ilkin, pençesini uzatarak balığa ulaşmaya çalışıyordu. Ama bu yolla ulaşması olanaksız olduğundan, bir seri başarısız denemeden sonra kafeste dolanmağa başlıyordu. Tesadüfen ipe dokununca kapak açılıyor, böylece balığa kavuşabiliyordu. Her yeni denemede, kedinin kafese konduğunda ipe basması için geçen zaman durmadan azalıyordu. Ve belli sayıda denemeden sonra, kafese alınan kedi, hiç vakit geçirmeden ipe basarak balığına ulaşmayı öğrenmiş oluyordu. Thorndike, bu öğrenmenin kavrayarak öğrenme olmadığını savundu: Bunu kanıtlamak için de kedinin pençesini kendi elleriyle tutup ipe bastırdı. Kedinin öğrenmesi bu durumda daha uzun zaman alıyordu. Ona göre bu gecikme kedinin öğrenmesinin kavrayarak olmadığının kanıtıydı.

3. Skinner, bu deneyi daha bilimsel (şartları daha yakından kontrol ederek) yaptı:
Skinner, deneylerinde fareleri kullandı. Kafes içinde dolaşan fareler, kafesteki bir kola bastıklarında; önlerine, otomatik olarak bir miktar yiyecek düşüyordu. Yalnız şunu belirtmeliyim; fareler, deneme sırasında yiyeceklerin kokusunu alamıyorlardı. Deney şartları bunu sağlayacak biçimde hazırlanmıştı. Bu nedenle, kafes içindeki fareler bir problem çözme durumunda değildiler. İşte bu nedenle Skinner, farelerinin kavrama yoluyla öğrenmediğini savundu. Bu öğrenme bilinçdışı ve kendiliğinden olan bir öğrenmeydi ona göre… Tıpkı Thorndike’ın kedileri gibi, Skinner’in fareleri de bir süre sonra karınlarını bu yolla doyurmayı öğreniyorlardı. Kafese konan fare hemen, hiç vakit geçirmeden kola basıyor ve yiyeceklere ulaşabiliyordu. Bu olayın ilginç bir yanı daha var: fareler tok oldukları zamanlarda da bu kola basmayı sürdürmekteydiler. Bu öğrenme sırasında, kola basmak kendi başına istenen bir şey (ödül) olmuştu.

4. Yukarıdaki örneklerde öğrenmeye neden olan şey yiyecekti. Hemen belirtelim: alışkanlık kazandırmak için tek araç değildir yiyecek. Susuz canlı için su, eş arayanı için karşı cins, yorulmuş ve uykulu ise dinlenecek yer de öğrenme nedeni olabilir.
Bütün bu saydığımız öğrenme nedenleri canlıların ulaşmak istediği şeyler. Canlıların kaçındıkları şeyler de öğrenmeler için kullanılabilir: Örnek olarak; kedilerin kirlettiği için dövüldükleri yere pislemediklerini hepimiz biliriz…

5. Bu söylenenlerden anlaşılacağı gibi:
canlı,
bir davranışı yaptıktan sonra,
istediği bir şeye ulaşırsa,
onu yapmayı alışkanlık haline getiriyor.

Tersi durum da şöyle:
canlı,
bir davranışı yaptıktan sonra,
kaçındığı bir şeyle karşılaşırsa,
o davranışı bir daha yapmıyor (alışkanlığı bırakıyor).

İşte; bir davranıştan sonra gelen ve o davranışı alışkanlık haline getiren, ya da o davranışın sıklığını azaltan şeylere pekiştirici diyoruz…
Yalnız şunu hemen belirtelim:
yiyecek ya da şokun kendisi pekiştirici değildir.
Yiyeceği yemek ya da şoktan kaçınmaktır (bu tepkilerdir) pekiştirici olan…
(Karnı doyan hayvan için yemek pekiştirici olmaktan çıkar çünkü…)

6. Bir şeyi daha belirttikten sonra; pekiştiricileri adlarıyla yazmak istiyorum:
Cezanın kaldırılması ödül, ödülün verilmemesi de ceza etkisi yapar…
Şimdi pekiştirici çeşitlerini sayalım:
Olumlu pekiştirici sıklığı artırır.
Ceza sıklığı azaltır.
Cezanın kalkması sıklığı artırır.
Beklenen ödülün verilmemesi sıklığı azaltır.

7. Hayvanlar için, nelerin pekiştirici olduğunu bulmak çok kolay:
Kedi için ciğer olumlu pekiştirici, tekme ise cezadır. Herkes bilir bunu…
Ama insan dünyasında pekiştiricilerin büyük çoğunluğu öğrenilmiştir ve bunlar, kişiden kişiye değişir…
Bazı insanlar için dövülmek, bazıları için aşağılanmak, kimisi için de işkence ödül olabilir.
Bu nedenle insan davranışları değiştirilmek istendiğinde; değiştirilecek insan için neyin ödül neyin ceza olduğunu araştırmak mutlaka gereklidir.

8. Bu söylenenlerden anlaşılacağı gibi; insan sorunlarını çözmek söz konusu olunca, pekiştiricileri bulmaya yarayacak ilke çok önemlidir…

İşte bir ilke:
Premak ilkesi;
Canlıların daha sık yaptıkları davranışlar, daha az sıklıkta yapılan davranışlar için pekiştirici olarak kullanılabilir.
Çok konuşan birinin çok konuşmasını, daha az konuşma için pekiştirici olarak kullanabilirsiniz. Örnek olarak uzun süren konuşmalarını dinlemek için, belli bir süre susmasını şart koşarak yapabilirsiniz bunu…
Tıpkı bunun gibi; yerinde duramayan çocuktan dilediğince hareket edebilmesi için belli bir süre yerinde oturmasını isteyebilirsiniz.
Başka bir örnek: bütün gün aynı yerde oturan sorunlu birine; rahatça oturmasını sürdürebilmesi için belli şeyler yapması gerektiğini söyleyebilirsiniz…
Gene aynı ilkeye dayanarak; çocuktan, top oynayabilmesi için daha önce ders çalışması gerektiğini belirterek; top oyunuyla ders çalışmasını pekiştirmek (ders çalışma alışkanlığını kazandırmak) olanağına sahibiz… Bir süre sonra çocuk, bu değişmenin nasıl olduğunu kendi de fark etmeden isteyerek ders çalışmaya başlayacaktır…
Çoğunlukla bunun tersi yapılır: Okuldan gelir, önce top oynar (ya da sevdiği başka şeyleri yapar). Daha sonra ders çalışmaya oturur, ya da oturtulur.

9. Kontrol eden uyarıcı:
Skinner’in faresini hatırlayın…
Bir kola her basışında önüne yiyecek düşüyordu. Ve belli yiyeceğe ulaşmalardan sonra fare o kola basmayı alışkanlık haline getirmişti. Artık karnı tok olsa bile, sık sık bu çıkıntıya bakmaktaydı.
Bu kafeste şöyle bir değişiklik yapılsın:
Ancak, kafeste, kırmızı bir ışık yanmaktayken, kola basıldığında, yiyecek gelsin. Kırmızı ışık yanmadığı zamanlarda ne sıklıkla kola basarsa bassın yiyecek düşmesin farenin önüne. Bu durumda; fare, yalnızca kırmızı ışık yandığı zamanlarda kola basmayı alışkanlık haline getirecektir. Söz konusu kırmızı ışığa kontrol eden uyarıcı deniyor…
Bunun gibi para da, gülmek de, beğenilmek ve ilgi görmek de (klasik şartlama yoluyla öğrenilmiş) kontrol eden uyarıcılardır:
Örnek olarak; yalnız yanımızda para varken istediklerimizi alabiliriz (tıpkı Skinner’in kafesindeki farenin, ancak kırmızı ışık yanarken kola bastığında yemeğe ulaşmasındaki gibi…) İlgi görmek de öyle: ilgi görüyorsak, bir çok şeyi elde etme şansına daha çok sahibiz demektir…
Yukarıda saydığımız gülme, ilgi, beğenilme, para, dikkat etme topluluk içindeki yaşamımızı sürdürmemizde büyük önemi olan kontrol-eden-uyarıcılardır… (Aynı zamanda ödüldür bunlar.) Bunları öğrenmeden bir kimsenin toplum içinde yaşamını sürdürmesi olanaksızdır.

10. Bir davranış alışkanlık haline geldikten sonra pekiştirmeler kesilirse; alışkanlık unutulur. Başka bir deyişle; kazanılan alışkanlığın sürmesi için pekiştirmeyi sürdürmek gerekir… Ve garip gelebilir ama; yapılan bütün öğrenilmiş davranışları pekiştirmek, bir kısmını pekiştirmeye göre daha az etkili oluyor (o alışkanlığın sürmesinde).

11. Davranışlarımızın çoğunu, (dıştan pekiştirmeler almasak da) kendimiz pekiştirerek sürdürürüz. Örnek olarak; çalışmaya değer verdiğimiz için, çalıştığımız zaman kendimizi beğeniriz. Yaşanan bu olumlu duygu çalışma davranışımızı pekiştirir ve sürmesini sağlar. Çalışamadığımız zaman ise; kızarız kendimize, suçlarız, suçluluk duyguları yaşarız. Bu olumsuz duygular cezadır: Bizi, tembelliği bir daha tekrarlamamak yönünde etkiler… Bu olaya (kişinin iç yaşantılarıyla davranışlarını pekiştirmesine) otokontrol deniyor.
Oto kontrolun insan yaşamı için ne kadar önemli olduğunu fark etmişsinizdir. Onsuz sağlıklı bir yaşam gerçekleştirmemiz olanaksızdır.
Bu nedenle sorunları çözerken, eğitirken oto kontrol kazandırmaya büyük önem verilmelidir.

12. Bir şeyler yaparken şartlamanın, yeni davranışların öğretilmesinde kullanıldığı gibi, alışkanlıkların bıraktırılmasında da kullanıldığını söylemiştim.

Bununla ilgili örnekler vermek istiyorum. Aşağıya, özellikle, ağır sorunları aldım. Birşeyler yaparken şartlamanın bu durumlarda bile etkili olduğu görülsün diye…

A. 28 yıl boyunca, zehir konduğunu söyleyerek, yemeyi reddeden bir hasta. Kendi yemediği için o güne kadar başkaları tarafından yedirilmiş. Yemek yedirilirken, bilerek üstüne dökülüyor. (Bu kimse aşırı titiz biriymiş.)
Bir süre sonra kendisi yemeye başlıyor…

B. 47 yaşında bir şizofren. 9 yıldır hastahanede. Yemek çalıyor. Dikkatle izleniyor. Birinin yemeğini çaldığı anda ağzına atmasına fırsat vermeden yemek elinden alınıyor ve yemekhaneden çıkartılıyor. (Çaldığı yemeyi yemesine fırsat verilmediğinden, çalmanın ödülü ortadan kaldırılmış oluyor ve yemekhaneden çıkarılmasından dolayı aç kalışı da ceza görevi görüyordu.) Bu hastanın çalma alışkanlığı bitiyor…

C. Aynı hasta çok giyiniyor. Ve yanında giysiler taşıyor. Bir seferinde üzerinde 18 çorap olduğu görülmüş. Belli kilodan fazla olursa yemekhaneye alınmıyor… Yemekhaneye girebilmesi için gerekli kilo durmadan azaltılıyor. Bu yolla çözülüyor sorunu.

D. Havlular topluyor. Sorunuyla uğraşılmaya başlandığında odasında 60 havlu varmış. Daha fazla olmasını istiyor ama, izin verilmiyormuş. Odasına her istediği havluyu götürmesine izin veriliyor. Hatta istemediği zamanlarda bile yeni havlular götürülüyor odasına. Bu çalışmanın başlarında, bir ara havlu sayısı 625’e kadar yükseliyor. Bir süre sonra, yeni havlu verilmesine karşı çıkmaya başlıyor bu kişi…Daha sonra da havlulara yönelik ilgisi bitiyor.
(Olumlu pekiştiriciler doyumdan sonra ceza etkisi yaparlar…)

E. Yemek yedirilmesine itiraz eden 32 psikotik hasta ile yapılan bir araştırmada:
Yemekhane yalnızca belli saatler arasında açık tutuluyor. Bunun dışındaki saatlerde, hastalar yemek isteseler bile, izin verilmiyor.

F. Bir anaokulu öğrencisi öğretmeninin yanından hiç ayrılmıyor. Öğretmeni, bu öğrenci yanındayken, onunla hiç ilgilenmiyor. Arkadaşlarıyla oynamaktaysa ilgileniyor. Bir süre sonra, arkadaşlarıyla oynama alışkanlığını kazanıyor.

G. Hep mutsuz olduğunu söyleyen bir çocuk… Sıkıldığını söylediğinde kimse onunla ilgilenmiyor. Buna karşılık keyfi yerinde bir şeyler yapmaktayken ilgileniyorlar…

H. Şizofrenlerin anlaşılmaz diliyle konuşan bir hasta… Konuşması anlaşılmaz olunca dinlemiyorlar. Düzgün konuşmaya başlayınca ilgiyle dinleniyor…

I. Katatonik tip şizofren. 65 yaşında. 20 yıldır hastahanede. Hiç konuşmuyor.
Doktoru, bir ara, yere düşürdüğü sakızı izlediğini fark ediyor. İlkin, hareket ettirilen sakızı gözüyle izlediğinde sakız veriliyor kendisine. İzleme işini alışkanlık haline getirince dudağını oynattığında, sonra ağzını açınca, yalnızca ses çıkardığında ve en sonunda yalnızca anlamlı ses çıkarınca: yani konuşunca sakızı veriyorlar.
Bu yolla hasta yeniden konuşmaya başlıyor. (Konuşmak gibi bir seri karmaşık davranışın bu yolla öğretilmesine biçimlendirme adı veriliyor: (Bu öğrenme yolunda; ilkin öğrenilecek davranışlara benzeyenler pekiştirilir. Ve pekiştirme gittikçe istenene daha çok benzeyenlere kaydırılır…)

C) DAVRANIŞ DEĞİŞTİRME SIRASINDA DİKKAT EDECEĞİMİZ ŞEYLER

1. Öğrenme kapasitesini aşmayın:
Bir matematik öğretmenini düşünün. Öğrencileri öğrettiklerini hemen öğrenmiş. Bu nedenle aynı derste yeni şeyler öğretmeye geçiyor. Amacı, öğrencilerine olabildiğince çok şey verebilmek. Her yeni anlattığını anladıklarını gördükçe, yeni şeyler ekliyor.
Belki şöyle düşünüyor bu öğretmen: “Anlattıklarımı anlamadıklarında, yeni şeyler anlatmayı bırakırım. Aldıklarına göre vermeyi sürdürmeliyim.”

Eğer böyle düşünüyorsa kesinlikle yanılıyor: Çünkü; öğrencilerin öğrenme kapasitesini aştığında, öğrencileri yalnızca yeni verileni anlamamakla kalmayacak; ayrıca, eski öğrendiklerini de unutacak, karıştıracak ve anlamaz olacak. Kazandıkları beceriler yok olacak. Kafaları karışacak. Tıpkı bir geri zekalı gibi davranmaya başlayacaklar.
Çok ilgi çekici bir olayı anlatmak istiyorum: Yıllar önce, bulunduğum kasabaya, uzun süreler Avrupa’da yaşamış İstanbul’lu bir hanım gelmişti ve ev işlerini yapacak bir kadınla anlaşmıştı. İstanbul’lu hanım için istedikleri çok basit ve az şeylerdi. Ama çalışan kadının öğrenme sınırını aşıyordu.
Ve bir gün şöyle bir olay yaşadılar:
Ocaktaki yemek yanıyordu. Çalışan kadın ne yapacağını sordu hanıma. Hanım banyodaydı ve ayrıca kendisine sorulanların çokluğundan bezmişti. Bu nedenle; hiç olmazsa kendisini banyoda rahat bırakmasını istedi, birikmiş kızgınlığıyla. Çıkınca sormalıydı.
Ve bu kadın, bir geri zekalının bile yapmayacağı şeyi yaptı: çatır çatır yanan yemeği ocaktan indirmedi…
Öğrenmesi istenen şeylerin öğrenme sınırını aşmasından; sağduyusu felce uğramıştı. Şaşkındı. Bir geri zekalı gibi davranıyordu.

2. Bu anlatılanlardan ilk çalışma ilkemizi çıkartalım:
Davranışlarını değiştirmek istediğiniz kimsenin, her istenmeyen davranışını, yaptıkça hemen söyleyip eleştirmek yerine değiştirilecek, ya da kazandırılacak davranışların bir listesini yapın. Bunlardan değiştirilince; gerginliği en çok azaltanı ve yenilerini öğrenmede en çok yardımcı olanı SEÇİN ve yalnızca, onunla uğraşın…
Göreceksiniz; bir tekiyle uğraşmak bile yeterince zamanınızı ve dikkatinizi alacak…

3. Çoğunlukla, sorunu çözmek için kullandığımız ve başarısızlığı ortaya çıkmış çözümleri inatla kullanma alışkanlığına sahibiz.
Sanki bir kez daha kullansak, işe yarayacakmış gibi gelir bize.
Örnek olarak: bir çok kere;
A. “Bir daha yaparsan bırakır giderim, döverim, paranı keserim.” türünden tehditler yöneltmişseniz;
B. “Tembel, geri zekalı, iradesiz, inatçı, sevmiyorsun, …” gibi suçlamalarda bulunmuşsanız;
C. Döverek, küserek, elinden bazı şeylerini alarak, bir yere kapatarak… cezalandırmışsanız ve denediğiniz bu yollar bir işe yaramamışsa, ARTIK KULLANMAYIN… (1. konuya bakın.)

4. Sorunları çözmeye yardımcı olacak bir psikolojik hava yaratın.
Örnek olarak oğlunuza, ayakkabı ve elbiselerini çıkarınca yerine koymasını öğretmek istiyorsanız; şöyle bir konuşma yapabilirsiniz: “Bugüne kadar yaşının gerektirdiği şeyleri öğrendin: çatal bıçak kullanmasını, okuyup yazmayı, ellerini gerektikçe yıkamayı. Öğrenmenden çok memnunum. Ama daha öğrenmen gereken şeyler var. Bunları öğrenirken de sana yardımcı olmak istiyorum. Şimdi, sana, …………..u öğrenme konusunda destek olacağım… Şimdiye kadar başardıklarına bakıyorum ve bunu da kolayca öğreneceğini düşünüyorum…”
(Burada 8. konunun yeniden okunması yararlı olacaktır.)

5. Öğretilecek şeyin basit bir davranış mı, yoksa bir beceriler yumağı mı olduğunu araştırın: Eve girince ayakkabıları yerine koymakla okulda başarılı olmak aynı basitlikte değildir… Bu nedenle; “Ayakkabıları yerine koy.” der gibi “Çalış, sınıfını geçmelisin. Eğer başarılı olursan sana bisiklet alacağım.” diyemezsiniz… Böyle konuşan ana-baba, çocuğunun isterse çalışıp başarılı olabileceğini varsaymakta ve okulda başarılı olabilmek için, gerekli bir çok şeyi öğrenmesi gerektiğini fark edememektedir:

Ders çalışabilmek için, yeri gelince sinemaya giden arkadaşlara “Hayır.” diyebilmeyi öğrenmesi gerekir. Belli bir yerde uzunca bir süre hareketsiz oturabilmeyi de öğrenmiş olmalıdır… Bir şeyi okumaya karar verip, uzun uğraşlardan sonra bile dikkatinizi toplayamadığınız ve okuduğunuzu anlayamadığınız bir çok durumu her biriniz hatırlayabilirsiniz) Okulda başarılı olabilmek için dikkati toplayabilmeyi de öğrenmelidir çocuğunuz… Dikkatini toplayabilse bile, bazı öğrenme tekniklerini kazanmadıysa, ya da gerekli alt yapıya sahip değilse gene okulda başarılı olamayacaktır. Okulda başarılı olabilmesi için öğrendiklerini satabilmesi gerekir. Utanmak ve buna benzer şeyler de okul başarısını engeller. Bu nedenle “Tembelsin. Kaldın. Bu nedenle vaat ettiğim bisikleti almıyorum.” demek bir çok önemli olayı görmemek demektir…

Özetle dersek; bir tek şeyi öğrenmesini istediğimizi sandığımız bir çok durumda, karşımızdakinden, başaramayacağı kadar çok ve güç şeyler istemiş olabiliriz…
Ayrıca; biz de, karşımızdaki de sorunu bir irade bir niyet sorunu sanabilir ve bir çok alışkanlık kazanması gerektiğini fark etmeyebiliriz… Üstelik; yardım etmek istediğimiz kişi, yanlış yorumumuzun etkisi altında kalabilir: Tembelin teki; sorumsuz, geri zekalı biri olduğunu düşünebilir. Böylece; bu olumsuz duygular, zaten çözülemeyen soruna yeni bir kambur olarak eklenir. Çözülme olanağını daha da azaltır…
Bu nedenle sorun çözmeye kalkıştığımızda (ya da davranış değiştirmeyi tasarladığımızda) öğrenilecek şeyin basit mi yoksa kompleks mi olduğunu araştırmamız gerekir… Eğer öğreteceğimiz kompleksse, her gerekli alışkanlığı kazandırmak için ayrı bir çalışma tasarlamamız gerekecektir…

6. Sorun çözme (öğrenme) sırasında, başarısızlığa neden olan yanlışlardan biri de şu:
Çalışmalara; (“Başardım.”, “Başaramadım.”, ya da “Öğrendim.” , “öğrenemedim.” gibi) ikili bir değerlendirmeyle (Aristo mantığıyla: iki değerli mantıkla) bakıyoruz..
Halbuki; öğrenme, yavaş ilerleyen bir olaydır: Başladığım anla, “Başardım,” dediğim an arasında bir seri basamak (çeşitli öğrenme dereceleri) vardır. Bu nedenle; öğrenme olayı ancak dereceli bir değerlendirmeyle (Modern mantık) anlaşılabilir:

Örnek olarak; sigarayı bırakmaya karar vermiş birini düşünün… Bir ay hiç içmemiş ve bir aydan sonra bir sigara içiyor…
Çoğunlukla şöyle düşünüyor bu durumda olan kişi: “Sigarayı bırakamadım işte. Gene içtim. Beceremeyecek kadar iradesizim.” Böyle düşünür ve sigara içme alışkanlığına teslim olur…
Bu tür öğrenmeler bir anda gerçekleşmez.; yavaş yavaş, dereceli olarak gerçekleşir:
Bisiklete binen biri, bisikletten düştüğünde; “Gene düştüm. Binmeyi hala öğrenemedim. Ben bu işi başaramayacağım….” demez; ya da dememeli… Derse, sigarayı bırakamayanlar gibi o da başarısız olur: öğrenemez bisiklete binmeyi…
Çocukken bile, düştük diye yürümekten vaz geçmedik… Eğer, zaman içinde bisikletten düşmeler azalıyorsa, öğreniyor demektir. Ve kesinlikle bir gün hiç düşmeden binmeyi öğrenecektir.
Bütün öğrenenler işte böyle düşünmeli… “Öğrendim” ile “öğrenemedim” arasında bir seri “öğrenmekteyim.”, “… kadar süre yanlış yapmadım. Yanlışlarım gittikçe azalıyor”lar vardır…
Bu nedenle bir süre dayandıktan sonra sigara içen kişi, kendisiyle şöyle konuşmalı:
“Şu kadar zaman dayandım. Aferin bana. Öğrenmekte olduğuna göre, bir dahaki sefere daha çok dayanacağım demektir…. SİGARAYI BIRAKMAKTAYIM. BIRAKIYORUM. BIRAKACAĞIM.”
Böyle bir kafa içi konuşması öğrenmenin doğasına çok daha uygundur…
Özetle:
Yanlışlar azalmaktaysa, öğreniyorsunuz demektir.
Ve bir gün, kesinlikle “Başardım.” diyeceksiniz.

7. Alışkanlık haline getirmek istediğiniz davranışın (ya da bıraktırmak istediğinizin) çok açık, anlaşılır tanımını yapmalısınız.
Tanım; biriyle (ya da kendinizle); istenen davranışın yapılıp yapılmadığını tartıştığınızda, kesin sonuca varılmasını sağlayacak kadar açık olmalıdır:
Örnek olarak bir anne oğluna dişini fırçalama alışkanlığı kazandırmak istiyorsa; “Dişini fırçalamayı öğren artık; koca çocuk oldun.” dememelidir.
Bunun yerine; “Sabah, kahvaltıdan kalkınca, başka işe başlamadan ve gece yatmadan önce dişlerini fırçalayacaksın Ve fırçalaman üç dakikadan kısa sürmeyecek…” türünden kesin ve açık bir konuşma yapılmalıdır. Böyle bir tanımdan sonra, anne, oğluna dişini fırçalamadığını söylediğinde oğlu, “Aman anne hiç rahat bırakmıyorsun beni. Az sonra yıkayacaktım işte. Bu karışmaların beni deli ediyor. Bu yüzden de öğrenemiyorum…” gibi konuşmalar yapamayacaktır. Ayrıca, bu kesinlik, öğrenmenin gerçekleşmesi için çok önemlidir: Öğrenen kişi, herhangi bir durumda yanlış yapıp yapmadığını kesin olarak bilmek ister. Öğrenme için gerekli şartlardan biridir bu. Yoksa öğrenme için gerekli olan ödül ve ceza mekanizması işlemeyecektir; başarılı sayılıp sayılamayacağına karar veremediğinden…

8. Öğrenme yollarını hatırlıyorsunuz:
Klasik şartlama
Operant şartlama
Modelle öğrenme

Bütün bu yolların alışkanlıklar oluşturabilmesi için yeter sayıda ve sıklıkta yaşanmış olması gerekir… Bu şu demektir: oğlunuzun, üzerindekileri çıkardığında yerine koymasını istiyorsanız; elbiselerini yerine koyduğu herhangi bir gün bir tek sefer ödüllendirmeniz (örnek olarak ‘aferin’ demeniz, ya da saçını okşayıp öpmeniz veya bir ödül vermeniz) yetmez. Yerine koyma alışkanlığını kazandırabilmeniz için;
oğlunuzun, elbiselerini yerine koymasını bir çok kez ödüllendirmeniz gerekecektir. Ve bu alışkanlık oluşuncaya kadar sürmeli. Sonra; ödüllendirmelerin arasına uzun zaman aralıkları girmemeli: Bir gün ödüllendirdiğiniz bir olayı bir de geçen yıl, ya da bir kaç ay önce değerlendirmişseniz; hiç bir işe yaramaz bu pekiştirme. Bu gerekliliğe hemen hiç uymayız: “Elbiselerini yerine koy.” dedik mi söz dinlemesini, iradesini kullanmasını ve o andan sonra hep düzenli biri olmasını bekleriz. Öğrenmesi gerektiğini ve bunun da zamanla olacağını düşünmeyiz hiç…

Bu nedenle arada bir, sabrımız taştığında kızar bağırırız. “Kaç kere söyledim sana.” diye azarlarız. “İnatçı” deriz, “Tembel” deriz… Arada bir de, yerine koyduğunu gördüğümüzde, bir “Aferin” bahşederiz… Bir de şunu eklemeliyim: Alışkanlık kazanıldıktan sonra da, o alışkanlığın sürebilmesi için; arada bir gene o davranışın ödüllendirilmesi gerekecektir.

Özetlersek:

A. İçki içmesini kontrol edemeyen kocanıza “Bir daha içersen çeker giderim.” demekle; düzenli olma alışkanlığı kazandırmadığınız oğlunuzu sık sık suçlayıp söylenerek; arada bir arkadaşınıza “Çok yiyorsun, patlayacaksın….” diyerek
DEĞİŞTİREMEZSİNİZ…

B. Bunların yerine;
a. Değiştirtmek istediğiniz kişinin davranışlarını dikkatle izlemeniz,
b. Her olumlu davranışı pekiştirmeniz, her yanlış davranışı cezalandırmanız,
c. Öğrenme gerçekleştikten sonra da, unutmayı önlemek için, arada bir pekiştirmeyi sürdürmeniz gerekir.
Yalnızca Operant Şartlama için konuşuyormuş gibi görünüyorum. Ama aslında bu söylediklerim Klasik Şartlama için de, Modelle Öğrenme için de geçerlidir…

9. Yukarıda söylenenlere dayanarak bir sonuç daha çıkarmamız gerekiyor:
Bir alışkanlık kazandırmak için bir çok kez ödül (veya ceza) vermemiz gerektiği için;
bisiklet almak, tatilde belli bir yere götürmek gibi ancak bir kez yapılabilecek, ya da alınabilecek şeyler ödül olarak kullanılamaz…
Ayrıca bir sorun daha var:
Bir çok ödül doyumdan sonra da verildiğinde ceza niteliği kazanır:
Örnek olarak yemek aç için, su susamış için ödüldür ama; doymuş kişiler için yemek de içmek de cezadır. Bu nedenle; çetele metodu kullanılır çoğunlukla:
Bisikleti ödül olarak kullanamazsınız ama; “Yüz çetele aldığında sana bir bisiklet alacağım.” diyebilirsiniz ve böylece her bir olumlu davranışı, bir işaretle ödüllendirebilirsiniz. Ya da, her belli davranışı yaptığında, haftalığından küçük bir kesme yapacağınızı söyleyebilirsiniz. Böylece; bir çok kez ödüllendirme şansına sahip olabilirsiniz. Eğer çocuklarla çalışmaktaysanız; işaretleri, kolayca görebileceği bir yere yapmanız daha etkili olacaktır.

10. Çocuklarla çalışmaktaysanız; artı ya da eksi işaretleri koyarken övün, yüreklendirin ama azarlamayın. (Büyükler için de geçerli bu. Onlara da beğendiğinizi belli edin, destek olun.) Oğlunuz eksi almışsa; örnek olarak; şöyle konuşabilirsiniz:
“Üzülme. Hiç kimse bir denemede yürümeyi, konuşmayı öğrenmedi. Öğrenme olayı zaman alır. Bugüne kadar neler öğrendin. Zamanla, göreceksin, bunu sen de öğreneceksin; bütün öğrendiğin diğer şeyler gibi…”
Alışkanlığı kazandığında, herkesin bulunduğu durumlarda kutlayın çocuğunuzu… Onunla övünün…

11. Çok sık şu tür eleştirilerle karşılaşırız:
“Çocuklarımızı eğitirken hep bir şey yaptırmak için ödül vermemiz yanlış olmaz mı? Onları, çıkarcı kişiler olarak yetiştirmiş olmayalım?” Bu duruma düşmemek için, yukarıda anlatılan yolda eğitirken, toplumsal ödüller kazandıracak biçimde davranmalıyız: Çocuğunuza her ödül verişinizde, “aferin.” deyin, beğendiğinizi belli edin, memnun olduğunuzu açıkça gösterin, ilgilenin, övün, iyi bir şey yaptığını söyleyin… Klasik Şartlama bağı kurulacak ve bir zaman sonra bütün bunlar çocuğunuz üzerinde ödül etkisi yapmaya başlayacaktır. Bu durum gerçekleştikten sonra; gülümsemeniz, “aferin” demeniz, saçını okşamanız ödül yerine geçecektir. Onların aracılığıyla yeni şeyler öğretebileceksiniz. Böylece, çocuğunuza yeni alışkanlıklar kazandırırken onu sosyal bir varlık da yapmış olacaksınız…

12. Bazı davranışlarımızı dışarıdan hiçbir ödül almadığımız halde sürdürürüz.
Bu tür davranışları yaparken, ödülü kendi kendimize vermekteyizdir: Kendi değerlerimizle yaptıklarımızı beğeniriz, kendi gözümüzde değer kazanırız. Bu beğeni ve buna bağlı olarak yaşanan duygular birer ödüldür. Bu nedenle de, dışarıdan hiç bir pekiştirme almadığımız halde belli davranışları yapmayı sürdürürüz. Kendi “kendini kontrol” adı veriliyor bu olaya. Kişi olarak varlığımızı sürdürebilmek için kendi kendini kontrol gereklidir. Bu nedenle; eğitiyorsak, olgunlaşmaktaysak, sorun çözüyorsak bu yetiyi kazandırmak zorundayız…

13. İlgi, sevgi, güven, sevinç… Bunlar toplumsal ödüllerdir… Bunlarla insanları etkileyebilirsiniz. İşin ilginç yanı, bu tür olumlu duyguları sık yaşayan ve yaşatan kişilerin kendileri de ödül niteliği kazanıyor zamanla. Eğitirken, psikoterapi yaparken, arkadaş ve dost çevrelerinde kendinizi ödül durumuna getirmelisiniz ve bu niteliğinizden yararlanmalısınız… İnsanın, varlığının bile çevresindekileri mutlu etmesi ne kadar güzel bir şey…

14. Bir davranışı değiştirmek istiyorsanız şunu unutmayın: Bir davranış, kendisini pekiştiren şeyler sayesinde varlığını sürdürmektedir. Bir davranış sürmekteyse;
kesinlikle ödüllendirenleri, örnek olanları, klasik yolla şartlayanları vardır…
Bunları bulup ortaya çıkarmadıkça, o davranışı değiştiremezsiniz. Örnek olarak; eşinin kızmaması için çırpınan kadın, hiç farkında olmadan onun kızgınlığını pekiştiriyor olabilir. (Bu bölümün başında yazılanları hatırlayın: kızmasına son vermek için istediğini yapıyorsa…) Tutumunu değiştirmedikçe (kızgınlığını ödüllendirmesi sürdüğü sürece demektir bu) eşinin çabuk sinirlenme sorunu çözülemez.

15. Hayvanlar için neyin ödül neyin ceza olduğu açıktır. Araştırmak gerektirmez:
Kediye ciğer ödül, tekme cezadır… Ama insanlar için durum böyle değil: Birine ödül olan şey diğer birine ceza etkisi yapabilir. Ve başka biri üzerinde de hiç bir etkisi olmayabilir. Örnek olarak; öğretmenin övmesi sınıfın dayısı için ceza yerine geçebilir. Başka biri de; sevgisini kanıtladığını düşündüğü için, bazı durumlarda çektiği acıları, ödül olarak yaşayabilir. Bu nedenle; birinin davranışını değiştirmek istiyorsak; onun için neyin ödül neyin ceza olduğunu araştırmamız gerekecektir. Ve değiştirmek istediğimiz davranışı pekiştiren şeyleri de bulmalıyız. Bu pekiştiricileri bulmadan ve onları ortadan kaldırmadan değiştirmek olanaksızdır.
(Premak ilkesini hatırlayın.)

16. Bütün canlılar gibi, bizlerin de, yaptıklarımızı yapmayı sürdürebilmemiz için ödüllere ihtiyacımız var. Yapıp etmelerimiz için gerekli ödülü alamadığımızda, ilkin yaptıklarımız anlamsız gelmeye başlar… Canımız sıkılır. Ve bir gün her şeyi bırakıveririz. Çöküntü (depresyon) dediğimiz budur işte… Davranışları pekiştirilmeyen çöker. Günümüzde, yeterli ödülü alamamaktan bu duruma düşmeye, ev kadınları arasında çok sık rastlanıyor: Yemek yapıyorlar; hemen yenip bitiriliyor… Toz alıyorlar, ortalığı süpürüyorlar, çamaşır yıkıyorlar, cam siliyorlar; ama kısa süre sonra gene kirleniyor, ya da kullanılıyor bütün bunlar; hiç bir şey yapılmamış gibi…
Kısacası kadınların elinde övünecekleri hiç bir şey kalmıyor… Evin düzeninin sürmesiyse; doğal, yapılması gereken ve farkedilemeyen bir şey. Bu nedenle; çevrelerindekiler de yapılanları görüp değerlendirmiyorsa; yeterince ödül alamamak ev kadınını çökertiyor. Kuşkusuz bu söylenenler bütün herkes için geçerli. Hepimizin; canlı, istekli, keyifli bir yaşam sürdürebilmemiz için, gereken ölçüde ödül almamız gerekiyor… Bunu unutmamalıyız…

17. Bu arada; sık rastlanan bir yanlıştan söz etmek istiyorum:
Çocuğu aşırı sevmenin ve ödüllendirmenin onu bozacağı düşünülüyor. Kesinlikle yanlış bu. Böyle bir çocuk şımarık biri olmuşsa, durumunun nedeni sevilmesi ve ödüllendirilmesi değildir kesinlikle. Gerekli şeylerin öğretilmesinde yapılan yanlışların sonucudur şımarıklığı. Şımarıklık da öğretilir…

18. Alışkanlık kazanıldıktan sonra da pekiştirmelere devam etmek gerektiğini söylemiştim. Yalnız, bu durumda; her olumlu davranışın ödüllendirilmesi, en iyi yol değil. Altı, yedi davranıştan birini ödüllendirmek en etkili olanı…

19. “Bunları çoktan bilmesi gerekirdi…” gibi düşüncelerle kızmaya hakkımız yok (söz konusu kişi, hele çocuksa!)
Kişi, bir şeyi öğrenmesi için gerekli şartlar oluşmamışsa (yaşamı boyunca), öğrenemez… KIZMAYIN… İster büyük, ister küçük olsun, karşınızdaki bir şeyi öğrenmeyi başarmışsa, TEBRİK EDİN, TEŞEKKÜR EDİN, SEVİNCİNİZİ BELLİ EDİN… Çünkü, ödülsüz yaşamın çöküntüye gittiğini, bir süre sonra alışkanlıkları unutturduğunu biliyoruz… “Zaten yapması gerekirdi. Bunu öğrendi diye; hele yıllarca gecikmişse bu konuda; neden tebrik edeyim…” sözü çok mantıklı olabilir. Ama yaşam gerçeklerine uymuyor: Bu ilke, böyle düşünenlerin çevresindekileri çöküntüye götürecektir; tembel, uyumsuz kişiler yapacaktır, mutsuz olmalarına neden olacaktır. Çevrenizdekileri konuşmalarınızla, gülmenizle, bakışlarınızla, yaptıklarınızla ödüllendirin. Ceza da davranış değiştirme söz konusu olunca etkili bir yol.
Yalnız bu araçla öğretme bir takım önemli problemler içeriyor. Bu nedenle ayrıca üzerinde durulmasında yarar var:

D) CEZA

1. Kuşkusuz; davranış değiştirmede, ödül kadar ceza da etkilidir…
Ama; pekiştiricileri ortadan kaldırarak bir alışkanlığı bıraktırabiliyorsak ve ödül vererek yeni alışkanlık kazandırabiliyorsak, kısacası istenen değişmeleri yapabiliyorsak; sadist olmadığımıza göre neden cezayı kullanalım?

2. Ayrıca cezayı davranış değiştirmek için kullanmanın sakıncaları da var:
Ceza aracılığıyla öğrettiklerimizi, kişi, gerginlik içinde yapar. Mutlu, keyifli bir yaşam bu yolla gerçekleştirilemez. Ve ceza; eğiten veya davranış değiştirenle eğitilen veya sorunları çözülen kişi arasındaki ilişkiyi bozar. Saldırganlık, kızgınlık, suçluluk gibi duyguların oluşmasına neden olur. Bu nedenle de cezayı değiştirme aracı olarak kullanmaktan kaçınmak gerekir. Nasıl olsa aynı şeyleri ödül vererek de öğretiyorsak neden ceza verelim ki…

3. Yalnız; yok etmek istediğimiz alışkanlık kişiye büyük zararlar vermekteyse,
yeni davranışı öğretmek için geçecek zaman büyük kayıpsa ve cezanın etkisini göze aldıracak düzeydeyse ceza da kullanılabilir…

4. Bu arada şunu da eklemeliyim:
Verilmekte olan ödüllerin kesilmesi de ceza etkisi yapar: davranış sıklığını azaltır.
Örnek olarak; oğlunuzun harçlığından kesinti yapmanızdaki gibi.
Kuşkusuz bu tür cezalandırmaların olumsuz etkisi, doğrudan cezalandırmalardaki kadar büyük olmayabilir.

5. Eğiticiysek; ceza vermek zorunda kalırsak ceza verme sırasındaki tutumumuz çok önemlidir: Cezayı eğitmek, yardım etmek için veriyorsunuz. Kutsal bir kuralın çiğnenmesinden doğan bir hınçla değil… Sadist değiliz. Bu nedenle kızmadan,
neden verdiğinizi çok açık belirterek verin cezayı. Ve ceza vermekten hoşlanmadığınızı belirtin.

Eğer size, ceza olmadan davranışını değiştirmenin yolunu gösterebilirse, ceza vermekten hemen vazgeçeceğinizi söyleyin. Bu konuda önerisi olursa; ciddiye alarak dinleyin. Makul, ya da olası bir yol gösterebilirse ceza vermekten hemen vaz geçerek bu yolu da deneyin… Ama bu sırada kararınızın kesin olduğunu, başka yol bulunamazsa, ceza vereceğinizden emin olmalı. Bu inancı vermiş olmalısınız… Eğer terapistseniz; verilecek ceza konusunu kesinlikle birlikte konuşmuş olmalısınız…
Sizin kadar o da, gerektiğine inanmalı ve istemeli… Bazı ilişki sorunlarımız vardır; mutlaka konuşularak çözülmesi gerekir.
Ama bir çok başarısız ve kırıcı konuşmalardan sonra insanlar iyice duyarlı olmuştur o konuya: Konuşmak acı verir, anlaşmak olanaksız görünür ve de konuşulması mutlaka gerekmektedir… Aslında, büyük bir çoğunlukla; konuşma, anlaşmaya varcak tarzda konuşmayı bilmediğimizden çıkmaza girmiştir. Bu bölümde bu tür konuşmaların neden çıkmaza girdiğini ve anlaşmayla bitirmenin nasıl gerçekleştirileceğini gös-termek istiyorum.
Bu öğrenme de aynı ilkelerle gerçekleşiyor. Konuyu ayrıca ele almam farklılığından değil, yaşamda sık karşılaşılmasından ve insanlara büyük acılar vermesinden.

E) KÖRDÜĞÜM OLMUŞ SORUNLARI BİRLİKTE, KONUŞARAK ÇÖZME İLKELERİ
(Tartışma İlkeleri Değil)

Sorun çözme için konuştuğumuzu söylediğimiz bir çok durumda, denenleri özetlersek, aslında şunu savunuyoruz üstü kapalı: “Ben haklıyım. Bu nedenle benim dediğimi yapmalısın. Dürüstlük adına, mantık adına bunu istiyorum senden…”
Dikkat ederseniz; tartışmalarımız aslında bir egemenlik savaşı… Bu nedenle, ne zaman bir tartışmaya girişilse, çoğumuz bir rahatsızlık yaşamaya başlıyoruz (klasik şartlama nedeniyle). Hele bir de, uzun zamandan beri tartışılan ve bir türlü sonuca vardırılamayan konuşmaları düşünün. Önceki tartışmalardan taşınan duygusal rahatsızlık çok daha büyüktür o zaman. Bu durumda taraflardan birinin “Hadi; o sorunu bir daha konuşalım.” demesi karşı tarafın anında strese girmesine yetecektir… (Ne kadar iyi niyetle söylenirse söylensin, bu sıkıntı yaşanacaktır, klasik şartlama yoluyla kurulmuş bağlantılar nedeniyle…) Bu durumda ne yapılmalı? Aşağıdaki ilkelere uyarsanız; geçmiş tartışmaların streslerini yeniden yaşamadan, aranızdaki dostluğu yeniden tazeliyerek konuşmayı sürdürebileceğinizi, sorunlarınızı çözebileceğinizi düşünüyoruz.

1. Sorun yaşanmaktansa, yaşanan duygular dostça ve makul konuşmaya izin vermeyecek kadar yoğunsa; o sırada tartışmayın.

2. Duygusal atmosferin en uygun olduğu bir durumda ve olumlu duyguları arttıracak şartları da hazırladıktan sonra konuşmaya başlayın.

3. “Sen hep böyle yaparsın. Geçen gün de….” gibi konuşmalarla, tartışma alanını (sonuca varmayı engelleyeceyi için) genişletmeyin; yaymayın. Geçmişin çözülmemiş sorunlarını da tartışmanın içine çekmeyin. Sorun ne ise yalnız onu konuşun.

4. Haklı olduğunuzu göstermek ya da söylediğinizi yapması gerektiğini anlatmak için konuşmayın.

5. Çözümü biliyormuş gibi konuşmayın. Çözüm empoze etmeyin.
Çözümü birlikte araştırın.

6.
A. Yaşadığınız rahatsızlığı açıklıkla anlatın. İsteğinizi net olarak belirtin.
B. Bu rahatsızlığı yaşamamanız (ya da isteğinizi yerine getirmesi) konusunda size yardımcı olup olamayacağını ve ne yapabileceğini sorun.
C. Sizin sorununuz çözülmekteyken karşınızdaki kişinin yeni bir sorunla karşılaşmasını istemediğinizi fırsat düştükçe belli edin.
D. Konuşmanızı bir hak ve adalet savaşına dönüştürmeyin.

Sorunu açıkça ortaya koyun:
Yaşadığınız bir istek çatışması; bunu gizlemeyin.
Ne istediğinizi açıkça söyleyin ve dostunuzdan da isteğini açıklıkla ortaya koymasına yardım edin.