Farklı Bir Zayıflama Yolu – İstediğini istediğin kadar yiyerek…

I

 

Başarılarını gördüğümüz için bilimsel bilgiye hayranız.

Ama bedenimizi dinlemeyi, unuttuk,

en doğal eğilimlerimizi bile yitirdik.

Yaşamakta olduğumuz yeme ve kilo sorunu doğadan kopmamızın sonucu.

 

Jung’a göre Batı kültürü, çok önemli bir yanlış yapmakta: Bir sorunla karşılaştığında; hemen o sorunla ilgili bilimsel araştırmalar yapıyor: Araştırdığı sorunla ilgili olayları tespit ediyor ve onlar arasındaki ilişkiyi bulmaya çalışıyor. Bundan sonra da, ulaştığı bütün sonuçları göz önünde tutarak, bir plan oluşturuyor.

Ama ne var ki; bu tek tek birbirine bağladığı olayların sayısını ne kadar artırırsa artırsın, insanın tüm ihtiyaçlarını, tüm insan olaylarını hesaba katması olanaksızdır.

Bu nedenle, bilimsel araştırmalarımıza göre çok iyi olduğuna inandığımız bir plan, insanın araştırmaların dışında kalan yanlarına ters düşebilir. Ve böyle bir durum çözülmeye çalışılan sorundan çok daha önemli sorunlar yaratabilir..

Bu bağlamda, günümüz insanının en önemli sorunlarından birinden söz açmak istiyorum: Fazla kilo sorunundan…

Hemen herkes modellerinki gibi bir bedeni olsun istiyor.

Bu nedenle, bütün bilim:   doktorlar,  psikologlar, beslenme uzmanları aracılığıyla insanların hizmetine sunulmuş durumda.

Fazla kiloların, bedenin yakıtı olan yağlardan ileri geldiğini biliyoruz. Bu yağları da karbonhidratlı besinlerden alıyoruz.

Çok iyi biliyoruz: beden için ne kadar yakıt (kalori) gerek. Aldığımız besinlerin ne ölçüde kalori içerdiğini de hesaplayacak durumdayız.

Bu durumda çözüm çok basit: beden için gerekli yakıtı ve besinleri verecek kadar yiyeceksiniz ve fazlasını almayacaksınız…

Çözüm böylesine basit ama; yeme sorunu, insanlarımızın boğuştuğu en yenilmez sorunlardan biri.

Neden?

 

II

 

A 

Scthacter’ın yaptığı iki araştırma:

Aşırı yemek yiyenlerin bedenlerini dinlemediklerini,

dış uyarıcılara göre yediklerini

gösteriyor.

 

İlkin iki araştırmadan söz etmek istiyorum:

 

Bunlardan ikisinde de denek gurupları yeme sorunu olanlardan ve olmayanlardan oluşturulmuş.

Birinci denemede denekler sınavda olduklarını sanıyorlar; bir deneye katıldıklarının farkında değiller. Onlara, birşey yemek istediklerinde diledikleri zaman salondan çıkabilecekleri ve dışarıdaki büfeden yiyecek alıp yiyebilecekleri söyleniyor. Duvarda da bir saat var. Ama bu saat normalden yavaş çalışıyor. Ama, denekler onun yavaş çalıştığını bilmiyorlar.

Şaşırtıcı sonuç şu: aşırı yemek yiyenler duvardaki saate göre yiyorlar; yani normal yedikleri zamandan daha sonra yiyorlar: daha uzun zaman yemeden duruyorlar… Yeme sorunu olmayanlarsa, duvardaki saate bakmıyorlar. Gerçekte yeme saatleri geldiğinde dışarı çıkıp yiyecek alıyorlar. 

Diğer denemede de yeme sorunu olanlar ve olmayanlar sınava alınıyorlar. Her deneğin önüne yiyecek konuyor ve istediklerinde yiyeceklerini yiyebilecekleri söyleniyor.

Bu denemede yeme sorunu olanlar yiyeceklerini erkenden yiyorlar. Yeme sorunu olmayanlarsa, yemeye alıştıkları zamana kadar bekliyorlar. Yani, yeme sorunu olanlar (birincinin tersine) yeme sorunu olmayanlardan daha önce yiyorlar önlerine konanları.

Peki ne demekti bu?

Neden yeme sorunu olanlar (çok yediklerinden kilolu olanlar) yeme sorunu olmayanlardan daha az ve daha uzun zaman bekledikten sonra yiyorlar?

Neden, bu deneme durumunda beklenenin tam tersi bir durumla karşılaşıyoruz?

 

Çünkü, yeme sorunu olanlar dış uyarıcıya göre yiyorlar:

Birinci denemede saate göre yiyorlar ve bu nedenle de yemek sorunu olmayanlardan daha uzun zaman aç kalıyorlar. İkinci denemede ise gene dış uyarıcı belirliyor yemelerini; önlerinde duran, algılamakta oldukları yiyecek, yeme sorunu olmayanlardan erken yemelerine neden oluyor. Ama çok az yedikleri halde dışarı çıkıp ek yiyecek almıyorlar; çünkü görmüyorlar o yiyecekleri…

 

Buna karşılık yeme sorunu olmayanların yemelerini dış uyarıcılar değil, iç yaşantıları belirlemekte…

 

B

  

Canlılar

kendileri için gerekli besini seçme yetisine sahipler.

Ama

seçme olanağının olmadığı durumlarda

gerekli besinleri seçme yetisini kaybediyorlar.

 

Bu anlatılanlar doğrultusunda farelerle yapılan şu deneme büyük önem kazanıyor:

 

Farelerin önüne çok çeşitli yiyecekler konuyor. Fareler, içlerinde ihtiyaçları olan maddeleri taşıyan şeyleri yiyorlar. Hatta o kadar ki; hasta olanları, kendilerini tedavi edecek maddeleri bile seçebiliyorlar.

Ama farelerin önüne tek tip yiyecek konursa, seçme olanakları ellerinden alınırsa yani; bir süre sonra gerekli besini seçme yeteneklerini yitiriyorlar… Önlerine çeşitli yiyecek konduğunda gerekli olanı seçip yemeyi başaramıyorlar artık. Ama gene önlerine çeşitli yiyecekler konacak olursa, zamanla gerekli olanı seçme yeteneklerinin geri döndüğü görülüyor.

Bu araştırma doğrultusunda Amerika’nın keşfi sırasında yaşanan şu olay çok anlamlı: İnsanlar tanımadıkları bir bitkiyle karşılaştıklarında o bitkiyi atlarının önüne koyarlarmış ve atlarının yediklerini yerlermiş. Demek canlı dünyasında (eğer seçme hakkı elinden alınarak bozulmamışsa) gereken yiyeceği seçme ve gerektiği kadar yeme güdüsü var.

Bu denenler doğruysa; yeme rejimi uygulayanların durumunu düşünün bir: Kalori hesaplarıyla, seçme hakkı tanımayan belirlenmiş yiyecekleri yerken yememizi düzenleyen iç mekanizmaları bozuyorlar. İç uyarıcıların belirlemesinin yerine dış uyarıcıların belirlemesi konuyor…

 

C

 

Yeme rejimleri

hem iç uyarıcılarla bağımızı kopartıyır,

hem de

doğal seçme yetimizi körleştiriyor.

 

Sonuçta ne oluyor:

Rejim bittikten hemen sonra yeniden kilo alınıyor.

Yeniden kilo alınmaya başlanınca bir telaş, yeniden rejim uygulamasına gidiliyor. Kilolar veriliyor ama, rejim bırakılır bırakılmaz yeniden yemeklere saldırılıyor…

Tekrarlanan rejimler…

Böylece iç uyarıcılardan iyice kopuyor ve dış uyarıcılar tarafından belirlenmeyi alışkanlık haline getiriyoruz.

 

 

III 

 

Açken yemediğimizde, kendimizi tuttuğumuzda

açlığın rahatsızlığını yaşadığımızdan

yememe davranışı cezalandırılmış olacaktır.

 

Yediğimizde de

açlıktan kurtulduğumuz için

kendimizi tutamama davranışı ödüllendiriliyor demektir.

 

Yememek cezalandırıldığından,

kendini tutamama ödüllendirildiğinden

rejim yapanlar bir süre sonra

kendilerini tutamaz (rejim uygulayamaz) duruma geleceklerdir.

 

Uzun zaman rejim yapanlar bir süre sonra rejim yapamaz duruma gelirler. Yemek karşısında iradeleri yok olmuştur. Kendilerini tutamazlar.

 

Nedenini bir örnekle anlatayım: Yeni bir kedi aldık evimize. Ona yemek masasına çıkmama ve yemeklere dokunmama alışkanlığı kazandırmak istiyoruz.

Ne yapmamız gerektiğini hepimiz biliriz:

Kedimizin masadan yiyecek almasına kesinlikle izin vermemeliyiz; bu şart öğrenmesi için. Örnek olarak her masaya uzanmasında vurabiliriz. (psikologlar ‘olumsuz pekiştirme’ diyorlar buna) Ve de yemek masasına uzanmadığı durumlarda önüne yemek koymalıyız (buna da psikolojide ‘olumlu pekiştirme’ deniyor). Yoksa aç hayvan, ne yaparsanız yapın yiyeceklere saldıracaktır.

Bu şekilde davranmamızı sürdürdüğümüzde (masadan yemek almasına izin verilmemesi şart) kesinlikle kedi bir süre sonra istenen alışkanlığı kazanacaktır.

Böylece kedinin kazanmasını istediğimiz davranışını (masaya uzanmadan durduğunda) ödüllendirdiğimizden ve de bırakmasını istediğimiz davranışını (masaya uzanmak ve oradan yiyecek almasını) cezalandırdığımızdan (vurduğumuzdan) kedimiz kesinlikle terbiyeli bir kedi olacaktır.

 

Şimdi rejim yapmakta olan birini düşünün: Önünde pasta. İçi gidiyor yemek için… Ama rejim yapıyor ve kendisini tutuyor.

    Yemiyor ve rahatsız.   

    Ne demektir bu? Yememe davranışı cezalandırılıyor demektir.

    Yani kişi kendisini tutmakta ne ölçüde başarılı olursa, (bu ne kadar rahatsızlık yaşarsa demek olduğundan) o kendisini tutma davranışı o ölçüde cezalandırılıyor demektir.

    Kendisini tutma davranışı durmadan cezalandırıldığı için de kendini tutma alışkanlığı durmadan zayıflayacak demektir. Sonunda çok istedikleri halde kendisini tutamaz hale gelir, uzun süre rejim yapanlar; bşlangıçta başarılı olsalar bile…

 

Gene deminki örneğe dönelim: Önünde pasta ve yemediği için kendisini cezlandırmakta. Ve sonunda kendisini tutamadı ve yedi. Birden o büyük sıkıntıdan kurtulacaktır.

    Bu da yeme davranışının ödüllendirilmesi anlamına gelir. Her rejim bozulması, rejimi bozma alışkanlığını güçlendirecektir.

 

Demek rejim yapanın kendini tutma davranışı cezalandırılıyor. Ve buna karşılık yeme davranışı ödüllendiriliyor.

   

Bu durumun nereye varacağını kestirdiniz. Ama kedi örneğini anarak söyleyeyim:

    Kediniz masaya uzandığında ona masadan bir şeyler verseniz ve her masanın yanında uslu durduğunda dövseniz; ne olursa o olacaktır.

    Kedi kendisini tutmaz.

    Yiyeceği gördüğünde, anında masaya saldırır.

    Uzun süre rejim yapanlar bir süre sonra kesinlikle rejim uygulayamaz duruma gelecektir.

 

Bir hanım gelmişti bana ve şöyle konuşmuştu: “25 yıldır rejim yapıyorum. Nolur rejim yap demeyin bana; yapamam. Ama öyleyse kilolarına da razı ol da demeyin. Kendimden iğreniyorum ve buna katlanamam.”

    Bu hanım iş hayatında başarılı, kararlarını rahatlıkla uygulayan, (başka alanlarda) iradeli biriydi. Ama yeme konunda bir çocuk kadar çaresizdi. Çünkü 25 yıl boyunca kendisini tutması cezalandırılmış ve yeme davranışları ödüllendirilmişti…

 

Böylece çok ters gelen bir düşüncenin ne kadar doğru olduğunu siz de farkedeceksiniz:

    Çok yememek için çok yememe savaşını bırakmak gerekir.

    Her türlü rejim bir süre sonra aşırı yeme alışkanlığı kazandırır.

    Çok yemek istemiyorsanız, istediğiniz kadar yiyin:

                                                       iç duyumlarınızı dinleyerek yiyin… 

   

 

IV 

 

Rejim yapanlar

acıktıkları halde yemediklerinde,

uzun zaman aç kaldıklarında;

beden bu olayı “kıtlık var” diye algılıyor

ve

metabolizmayı yavaşlatarak yağ yakmayı azaltırken

gelecek günlerde kullanmak için yağ depolamayı artırıyor.

 

Bu nedenle uzun süren rejim uygulamalarından sonra

insanlar az yedikleri halde kilo almaya devam ediyorlar.

 

Rejim uygulamak başka yönden de yeme ile ilgili sorunlar yaratıyor:

Acıkıyorsunuz, yemiyorsunuz. Aklınızda hep yiyecek ve yememe savaşı. Bütün bu olayları organizma “kıtlık var” diye yorumluyor. Bu nedenle kendisini uzun zaman bir şey yememeye göre ayarlıyor: Metabolizmayı, bedenin iç organlarının çalışmasını yavaşlatıyor ve orada kullandığı yakıtı yağa çevirip depo ediyor; gelecekteki kıtlık günlerini  atlatabilmek için.

Böylece rejim, organizmayı daha az yağ yakmaya ve daha çok yağ depolamaya ittiği için (çok az yemek yendiği halde) kilo alma sürüyor. Ve de insanlar şaşırıyorlar; bunca az yemelerine karşın hala kilolarının artmakta olduğunu görünce.

 

Kilo alma paniği.

Daha az yeme.

İç yaşantılardan daha da kopma ve  gelecek kıtlığa organizmanın kendisini        hazırlaması…    

Kilo almaya devam etme.

Daha az yeme…

İç duyumları dinlemeyi daha da unutma…

………………………………………….

Bu çember dönüp durur…

 

Neden bu duruma düşeriz?

İçimizdeki bilgeye güvenmemekten.

Halbuki (bir atasözü söyleyişiyle) altı aylık buzağı bile bilir neyi ne kadar yiyeceğini…

 

Doğuştan bildiklerimize güvenmez de bilinçli bir gayretle uyumağa, konuşmaya, sevişmeye ….. kalkarsak sonuç hep böyle olacaktır.  Kim uyuyamayacağından korkup uyumağa, sevişmeyi yürütemeyeceğini düşünüp sevişmeye, ……….. çalışırsa uyuyamayacaktır, sevişemeyecektir.

 

Bütün bu durumlarda yapılacak tek şey, bu şeyleri yapma gayretine son vermektir.

 

Yeme sorunlarıyla uğraşmıyordum. Ama başka sorunuyla uğraştığım kimselerin kilo derdi varsa; bunu da ele aldık. Böylece, az sayılmayacak sayıda insanda yeme sorununu, güdülerine dönmelerini sağlayarak çözdüm…

Bu nedenle, yazımın başında sözünü ettiğim konuşmayı yaptım ve bu küçük kitapçığı hazırladım.

 

V

Yemekle ilgili düşüncelerimiz,

hayallerimiz

ve

yemekler karşısında otomatik boşalan davranışlarımız da

dış uyarıcılardan sayılır.

(yiyeceklerle ilgili duyumlarımızı algılamamızı önlediği için)

 

İç duyumlarımıza göre yiyeceğiz, dış etkenlere göre değil demiştik. Yalnız dış etkenler içersine hayallerimiz, düşüncelerimiz, davranışlarımız da giriyor:

Dondurmanın masaya getirildiğini görünce içinden “Dondurmaya dayanamam.”, “Çok severim dondurmayı.” diyen ve de kurulmuşcasına büyük bir iştahla dondurmaya saldıran kimse iç duyumlarına göre harket etmemektedir.

 

Her zaman sevilen tek bir yiyecek bile yoktur: En sevdiğiniz yemeği düşünün. Misafirliktesiniz. Ev sahibi yemenizde ısrar ediyor. Yediniz ve doydunuz; ama hala yemenizde ısrar ediliyor. Yemeyi sürdürürseniz, bir süre sonra yemek gittikçe istenirliğini yitirecektir. Sonunda işkence olacaktır en sevdiğiniz şeyi yemek.

    En sevdiğimiz yemek bile her zaman en istenen şey değildir.

    Her zaman istenen bir şey olamaz.

    Yediğimiz miktara göre, bedenimizin ihtiyacına göre isteme derecemiz, yemekten aldığımız zevk değişir.

    Ama “Aman allahım çikolata!” deyip saldıran kimse bedeninden gelen mesajlara göre değil alışkanlıklarına göre hareket etmektedir.

    Tıpkı bir işe dalan insanın, rahatsız eden şeyleri (örnek olark üşümeye başladığını) farketmemesindeki gibi… Yedikten sonra yediklerinden rahatsız olduğunu söyleyen kimse de aynı durumdadır. Çukulatanın güzelliği inancıyla çikolataya saldıran kişi de bedeninden gelen sinyalleri alamamaktadır.

VI

 

Doyum,

açlığın rahatsızlığıyla

çok yemenin rahatsızlığının ortasındaki

haz durumudur.

 

Yeme olayı durdurulmazsa,

açlığın giderilmesinden doğan hazla başlayan süreç

hiçbir açlığın (eksiğin) yaşanmadığı doyumdan geçerek

yemenin işkence gibi yaşandığı durumlara doğru ilerler.

 

Bu süreci izlemeyi öğrenin,

iç uyarıcıları dinlemeyi öğrenmiş olacaksınız. 

 

Sonra, yediklerimize saygılı olmalıyız. Bir mucizedir yemek: Yediklerimizle yalnızca bedenimizi onarmayız, bedenimizi kurmayız; değer verip kutsadığımız her şeyi yediklerimizden yapıyoruz… Yediklerimiz şiir olur, bilim olur, sevgi ve dostluk olur.

Kültürü ve güzellikleri üreten insanın yakıtı, malzemesi yedikleridir.

 

Yediklerimiz düşmanlarımız değildir kesinlikle. Onları olumsuz duygularla karşılama yanlışını bırakmalıyız. Bir dost gibi karşılamalıyız onları. Nimettir onlar.

İlkin; yiyecekler karşısındaki olumsuz duyguları bırakmalıyız yeme sırasında.

 

Nimettir onlar.

Binlerce nesil ecdadımız, onları ağız tadıyla yememiz için uğraştı: Çiğ et yemiyoruz… Bahçelerden koparılıvermiş otlar değil yediklerimiz…

Yeme kültürünü oluşturanlara şükran duymayı bilmeliyiz…

 

Bu nedenle yerken yaşamalıyız tadını, çiğnemenin ve yutmanın güzelliğini… Yerken yaşadıklarımızın farkında olmalıyız ki, bedenimizden gelen yemekle ilgili sinyalleri duyalım. Çünkü en sevdiğimiz yemeği yemek, doyduktan sonra işkence yaşatmaya başlar. Doymak demek, yemeğin tadının güzelliğini yitirmeye başlaması demektir; artık bundan fazlası gereksiz mesajıdır… Bu nedenle yeme boyunca bedenin yiyecekleri karşılamasını dinlemeyi öğrenmemiz gerekir. Unuttuğumuz o şeyi.

 

Epikür’ü hatırladım:

Epikür bir eski Yunan filozofu. İ.Ö. 3. yy.da yaşamış. Hedonist: Bütün canlıların amacı hazdı ona göre. Bu nedenle haz iyiydi. Bu nedenle iyi insan, yaşamını olabildiğince hazla doldurmayı başaran insandı. Mutluluk, iyilik ve bilgelik aynı gerçeğin başka açılardan görünen şekilleriydi: Hazla geçen yaşama verilmiş farklı adlar…

 

İhtiyaçları karşılanmamış insan (aynı zamanda canlı) acı çekerdi. Ve ihtiyacını karşılayan şeyler zevk verirdi bu kimseye. Buna aktif haz diyor Epikür.

Aktif haz, ona göre hazların en güzeli değildi. Çünkü aktif hazzı yaşayan aynı zamanda bir eksikliği de yaşamaktadır.

Doyumla birlikte pasif haz yaşanmaya başlar. Artık bir eksikliğin rahatsızlığı yaşanmaz bu durumda. Bir eksiklik duyulmadığı için de insan pasiftir; bir şeyler yapması gerekmez…Bu nedenle “pasif haz” diyor bu yaşantıya Epikür.

Bu sırada hiçbir eksikliğin rahatsızlığı yaşanmadığından, yaşanan tam ve kusursuz bir hazdır, Epikür’e göre.

 

“Doyumla bütün bedenim hazdan titrer” diyor Epikür.

Bu anlatımı abartılı bulabilirsiniz; ama kendinizi dinlemeye başladığınızda yeni ve şaşırtıcı şeyleri farkedeceğinizi göreceksiniz. Ve de doyumun şaşırtıcı güzelliğini…    

Yemeyi yeniden öğrenen biri, bir konuşmamız sırasında anlattı. Kolayı çok sevdiğini düşünürmüş. Her zaman sofrasında bulundurur ve çok içermiş. Bedeninin kolayı karşılayışını dinleyince çok şaşırmış: Çorba gibi bir şeymiş kola. Bu güne kadar nasıl içtiğini anlayamamış.

Tatlıyı sevdiğini söyleyen bir başkası da tatlının bir kaç lokmadan sonra ne ölçüde rahatsız edici şey olduğunu anlatmıştı; boğazı yakarmış… (Kuşkusuz bu söylediği kendisi için geçerli: şekere büyük ihtiyacı olan biri bir kaç lokmadan sonra onun yaşadığını yaşamayacaktır.)

Bir başkası da, yemenin en zevkli yanının yemekten sonra yenenleri midede hissedişte olduğunu söylemişti. Şimdi, insanların yediklerini midesindeki duyumlarla tanıyamamasına ve onları zevkle algılayamasına şaşıyormuş.

 

Yıllar boyu sevdiğimizi söyleyerek aradığımız, ya da sevmediğimiz için ağzımıza koymadığımız, zorlukla yediğimiz yiyecekler var… Bunlara saldırıyoruz veya kaçınıyoruz; saldırma veya kaçınma otomatikleşmiş, bizden bağımsız hareketlere dönüşmüşler. Bu durumlarda bedenimizi ve onun söylediklerini hiç dinlemiyoruz.

Peki ne yapacağız?

 

Başlangıçta açlığın rahatsızlığından kurtulmanın zevkini yaşıyoruz.

Ardından ihtiyaçların baskısının kalktığı doyum geliyor. Doyumun hazzı…

Bu noktadan sonra yemeye devam edersek yemek gittikçe azap veren bir şey olacaktır. Sonunda dayanılmaz bir acı…

 

İşte, yerken bu süreci farketmeyi, bu süreci izlemeyi öğreneceğiz.

 

Yemeye başlarkenki yeme zevkine “on” deyelim.

Doyuma sıfır diyelim: artık ihtiyacın baskısının bittiği ana…

Bu andan sonra yemeye devam edersek yaşanmaya başlayan rahatsızlıkları da puvanlıylım: Ancak dikkat edilirse farkedilenine -1, -2,  -3, …..  Açıklıkla farkedilenlere -4, -5 diye devam edelim; eğer yemeyi sürdürürsek…

 

(Bazıları rakamlardan hoşlanmıyor. Eğer siz de onlardansanız, puanlamanız şart değil. Yukarıda sözünü ettiğimiz süreci izlemeniz yeter.

 

 

VII

 

Hem seçme yetinizi canlandırmak için

hem de

ihtiyacınız olan maddeleri almak ve aşırı yemenizi önlemek için

evinizde

çikolata, pasta dahil

her türlü yieceği bulundurun.

Bedenin yiyecekleri karşılamasını yeniden öğrenmeye başlayanlardan evlerinde her türlü yiyeceği bulundurmalarını istedim. Sınırlı türden yemek bulundurursak, gerekli besinleri içeren yiyecekler elimizin altında bulunmayabilir. Bu durumda çoğunlukla; ihtiyacımız olan besini az da olsa içinde bulunduran besini, ihtiyacımızı karşılayabilmek için çok yiyoruz. Bu da kilo sorunu yaratabiliyor bir çok durumda.

 

Yukarıda dediklerim, o kadar açık olmadı sanıyorum. Bu nedenle daha açık anlatmayı deneyeceğim:

Varsayın bir “a” maddesine ihtiyacımız var. Ve de evimizde bulunan yiyeceklerin çoğunda a maddesi yok ve bir yiyecekte miktar olarak az var.

Bu durumda gereken “a” maddesini alabilmek için bu besinden çok yememiz gerekecektir. Bedenimizi dinlemeyi öğrenmiş bile olsak çok yeriz; gereken miktarda “a” maddesini alabilmek için…

 

Bu nedenle hem seçme yetimizi öldürmemek, hem de içinde kilo yapan şeyler olan bazı besinleri çok yememek için,

                   doğru yiyerek kilo vermek istiyorsak,

                             elimizin altında her türlü yiyeceği bulundurmalıyız.

                                                Pasta, çikolata ve şekerlemeler de dahil.

 

Her şeyi yiyebilirsiniz.

Doğaya güvenin… Herşeyi yiyebilirsiniz… Yalnız yeme sırasında kendinizi dinlemeniz şartıyla: çiğnemenizi, yutmanızı dinleyeceksiniz. Daha yemek istiyor muyum diye soracaksınız kendi kendinize…

Kimse hoşuna gitmeyen şeyi yapmak istemez.

 

Bu, yitirdiğiniz yiyecek seçme yetinizin canlandırılması denemesidir:  Zaten doğuştan bildiğiniz bir şeyin yeniden canlandırılmasıdır.

 

 

VIII

 

Yeme miktarını yazmanız

ve

bir grafik oluşturmanız

doğanıza uygun (iç duyumlarınıza göre) yemenizi öğrenmenizde

(öğrenmek için gerekli ödül ve ceza etkisiyle)

yararlı olacaktır.

Yeme miktarını yazın.

    Size göre kilonuzu muhafaza edecek (ne kilonuzu artıracak, ne azaltacak) miktarda yediğinizde 10 verin bu yemenize.

    Eğer kilo aldıracak kadarsa 10’un üzerinde (11, 12, 13, 14 ….) puvanlar verin yemenizdeki fazlalığa göre…

    Eğer kilo verdirecek kadar yemişseniz, gene azlık derecesine göre (9, 8, 7,  6, ….) puanlayın.  

    Sonra kitapçığın sonundaki grafik oluşturacak formu doldurun. Çok önemli bu; değişmeleri grafikte daha açık göreceksiniz. Bu çok önemli…

Doğrularımızı ve yanlışlarımızı farkederek öğreniriz… Hemen her şeyi böyle öğrenmişizdir: Çatal bıçak kullanmayı, dikiş dikmeyi, yazı yazmayı, araba kullanmayı.

Bu gibi öğrenmelerde doğru ve yanlışımızın farknda olmak yeter öğrenmek için: Örnek olarak marangoz çırağının ustasına gelip marangozluğu daha çabuk öğrenmek için ne yapayım usta diye sorduğunu düşünün. Ne deyebilir usta… Eğer bir şeyler söyleyecek olsa, saçmalar. Bir şey yapması gerekmez çünkü. Çalışması öğretmesine yeter: Eline vurmalar, çiviyi çakarken çiviyi eğmeler, eğri kesmeler; yani yalnışlar gittikçe azalır. Yanlışlarını farketmesi öğrenmesine yeter.

Yanlışlarımızı fark ettiğimiz sürece öğreniriz. Yanlış ve doğruların farkedilmesinin bittiği yerde öğrenme de durur: Birinin hedefe atış yaptığını düşünün. Ama hedefte nereye vurduğu söyloenmesin. Ömür boyu atış yapsa bile öğrenemeyecektir. Her işte böyle; yanlışlarımızı farketmiyorsak ve biri bize yanlışlarımızı söylemezse düzeltemeyiz yanlışlarımızı ve öğrenemeyiz…

Yeniden diyeyim; öğrenme için yanlışımızı farketmek yetecektir. Herkes bisiklete binmeyi öğrenir. Çünkü Yanlış açıktır; yanlışı farketmememiz olanaksızdır. Düşmemize neden olan hareket azalır. Hangı kasın düşmemize neden olduğunu bilmeyiz ama, o kasın yersiz kasılması seyrekleşir ve sonunda biter. Bisiklet üzerinde kalmamızı sağlayan hareketleri hangi kasların yaptırdığını gene bilmeyiz. Ama bu hareket de gittikçe daha sık yapılır.

Suya girip çırpınan herkes yüzmeyi öğrenecektir. Çünkü onun da doğruları ve yanlışları açıktır. Su yutmamı farketmemem olanaksızdır çünkü.

Yemek olayına gelince yaptıklarımızı (yeme tarzımız ve yeme miktarımız) ve sonuçlarını açıklıkla görmezsek; öğrenme de zedelenir.

Bu nedenle yapılanları ve sonuçlarını doğru izlemek çok önemli: Bunun için zayıflamayı isteyenlerden yeme miktarlarını puanlayarak, kilosunu her gün belli bir zamanda tartarak yazmalarını istiyorum.

Yalnızca yazmayıp, bir grafik oluştırmak yanlış ve doğruları daha açık bir biçimde görmelerini sağladığından sağlıklı yeme alışkanlığını kazandırmada yararı olacaktır.

 

IX

 

Hergün tartılın

ve

bir grafik oluşturun.

Bu sonuçlar da ödül ve ceza etkisiyle size yardım edecektir.

 

Kilonuzu izlemek de çok önemli.

Her sabah, tuvalete gittikten sonra ve bir şey yemeden önce tartılın ve bir grafik oluşturacak biçimde forma işaretler koyun.

Oluşan grafikteki her yükseliş bir ceza, her düşüş bir ödül etkisi yapacaktır.

Daha önce bedenle öğrenmenin

                 bilinçdışı bir süreç olduğunu

                           ve yanlışlarla doğruları görerek gerçekleştiğini

                                                                               söylemiştim.

Bu nedenle grafiği her sabah tartıldıktan sonra işaretlemeye özen gösterin.

Ayrıca gün içinde bir çok kez tartılmanızda yarar var. Tartılmanın her biri ödül ve ceza etkisiyle etkili olacaktır.

 

 

X

Doyduğunuz halde

tabağınızda kalanları yemek zorunda kalmayın diye

tabağınıza yiyebileceğiniz miktarın 3/4’ünü alın.

Tabağımıza aldığımız yemekleri bitirme gibi yaygın bir alışkanlık var. Biz bitirmek zorunda hisediyoruz, başkaları da yememiz gerektiğini düşünüyor ve ısrar edebiliyor.

          Ziyan olmasın diye…

                   Sanki midemiz çöp tenekesiymiş gibi…

 

Bu nedenle tabağınıza, yiyeceğinizi düşündüğünüz yemeğin 3/4’ünü alın. Bu kesinlikle yemenize sınır koymak anlamına gelmemeli.

          Tabağınızdakini bitirdiğinizde, istiyorsanız yeniden alabilirsiniz…

Ama tabağınızdaki yiyecekleri bitirdiğinizde doymuşsanız, yenisini almayacaksınız.

Böylece; doymanızdan sonra tabağınızda bir şeyler kaldı diye, kendinizi yemek zorunda hissetmeyeceksiniz…