PRAGMACILIK, William James, M.E.B. 1948

KİTAP VE YAZAR HAKKINDA

Pragmatizm deyince, hemen akla gelen kişi William James’tir çoğunlukla.

Bu çalışmayla onun ‘’Pragmatizm’’ adlı kitabının bir özetini vereceğim. Buna, yalnızca bir özet demek pek doğru değil aslında. Kitabı kuran kavramlar arasındaki mantık ilişkisini göz önünde tutarak ve bu ilişkileri göstermeye çalışarak yazdım. Bu açıdan bakınca, bu yazım, o kitapla ilgili eleştirel bir bakıştır diyebilirim.

Kitabın düşünce tarihindeki yerine gelince:

20. yy.dan önce genel olarak düşünürler için amaç gerçekliği kavramaktı.

Gerçeğe ulaşan kişi nasıl olsa anlatırdı gerçeği: Dil direnmezdi bu sırada, sorun çıkarmazdı.

Ama geçen yüzyılda öğrendik: Dilin bozan, aldatan, büyüleyen bir yanı vardı.

Yüzyılın başında Pragmacılar ve özellikle William James bizi uyandıranlardandı.

Bu uyanışı göstermek istedim.

 

Pragmatistler iki işi üstlendiler:

Yeni bir anlam teorisi oluşturmak bir, tartışmalara son verecek bir metot getirme iki…

‘’……. pragmacılık kelimesi, belli bir doğruluk teorisi anlamına gelmek üzere daha geniş bir anlamda kulanılagelmiştir.’’  42

‘’Pragmatik metot, herşeyden önce, başka türlü son verilemeyecek olan metafizik tartışmaların yatıştırılması metodudur. Dünya tek midir, çok mu? Kadere mi bağlıdır, yoksa hür müdür? Maddi midir, ruhi mi?’’ 33 bu tür tartışmalara son vermek için…’’

‘’Önce bir metot, sonra soğruluğun anlamı konusunda jenetik bir teori olacaktır.’’

Yalnız şu önemli:

Onların son vermek istedikleri tartışmalar, sadece felsefecilerin tartışmaları değildi. Kuşkusuz, felsefecilerinki de ilgilendiriyordu onları; ama onların asıl sorun edindikleri, yaşam sırasında karşılaştığımız, pratiğimizi engelleyen tartışmalardı: Verimsiz tartışmalarda tükenmemizi istemiyorlardı.

Gelelim bu konuda söylediklerine:

1. James’e göre töz yok (algıladıklarımızın gerisinde, algıladıklarımızın ortaya çıkmasını sağlayan temel bir varlık yok): Dünya doğrudan yaşadıklarımızdan ibaret. Seslerin, renklerin, kokuların, sertlik ve yumuşaklıkların, tatların, sıcaklık ve soğuklukların oluşturduğu bir dünyada yaşamaktayız:

Bilindiği gibi Berkley dış dünyayı reddetmemiş, onun varlığına olan inancımızı desteklemiştir. …….. Berkley’in madde ile ilgili tenkitleri mutlak surette Pragmacıydı. Madde diye bildiğimiz şey renk, şekil, katılık v.b. duyumlarımızdan ibarettir. …. öyle ise maddeyi inkar etmiyor; sadece onun neden ibaret olduğunu söylüyor. Töz, ancak duyumlar söz konusu olunca doğru bir addır.

‘’Locke, daha sonra Hume buna eş Pragmatik eleştiriyi ruh tözü (spiritual substance) için yapmıştır.’’  96

 

2. James’e göre bu somut dünya olanaklarla doludur; aynı zamanda tehlikelerle de:

‘’Sonsuz derecede faydalı veya sonsuz derecede zararlı bir gerçeklikler dünyası içinde yaşıyoruz.’’  64

Çevremiz tehlikesizmiş gibi gelebilir bize: ama bu, güçlükleri rahatlıkla karşılamayı öğrenmemizden ileri geliyor: Afrika’nın ortasındaki bir köyden gelen birini düşünün: İş bulacak… yaşamını sürdürmek için gerekli şeyleri kazanmak zorunda… Hele kentin kalabalık caddeleri… Ne yaptıkları ve ne yapacakları kestirilemeyen insanlar… Sonra korkunç hızlarıyla şaşkınlık yaratan ve aynı zamanda tehdit eden araçlar… Ne anlama geldiği kestirilemeyen işaretler, sesler ve bunların oluşturduğu uğultu…

Şimdi, onun çevresinde düşünün kendinizi…

Ama; o kendi çevresinde, biz kendi çevremizde rahatız…

Neden?

Çevremizin tehlikelerinden korunmayı, olanaklarıyla kullanmayı bildiğimiz için…

 

3. Bu tehlikeler ve olanaklarla dolu dünyamda tehlikelerden nasıl koruyorum kendimi ve olanaklarından nasıl yararlanıyorum?

Bilgilerle… Doğrularımla…

Doğrularımız, onlarsız yaşamamızı sürdüremeyeceğimiz araçlardır. Tıpkı, kullanmadan yapamayacağımız bıçaklarımız, ocaklarımız, ayakkabılarımız, evlerimiz, ….. gibi…

‘’Önce doğru düşüncelere sahip olmanın her yerde iş yapmak için değer biçilmez aletlere sahip olmak anlamına geldiğini …….. hatırlatmak istiyorum.’’  64‘’Pragmacı olgu ve somutluğa tutunur. Tek hallerdeki hakikati çalışırken gözler, sonra da onu genelleştirir. Ona göre hakikat deney içindeki belirli çalışma değerlerinin her çeşidine ait bir sınıf adı olur.’’  50

‘’Her kelimenin içindeki pratik değeri (cash-value) ortaya çıkarmanı, onu deneyinizin akışı içinde çalışmaya sokmanız lazımdır. Şu halde; ona bir çözümlemeden çok çalışmak için bir program, daha açıkçası içinde gerçekliklerin değişebileceği yolların bir görünüşü olarak bakmalıdır.

Böylece kuramlar bizi rahata kavuşturacak cevapları değil, fakat aletler olmaktadırlar.’’  39

‘’Aletçi görüş demek fikirlerimizdeki hakikatin, fikirlerimizdeki ‘iş görme’ gücü olduğunu savunan görüş demektir.’’  43

‘’Düşüncelerimiz ve inançlarımız, ortada kendilerine karşı koyan bir şey olmadıkça, tıpkı banknotlar hiç kimse tarafından reddedilmedikçe geçtiği gibi öylece geçerler.’’  63

 

4. Aletler yararlı olduklarından mı alettir, alet oldukları için mi yararlıdır tartışması anlamsızdır. Yararlı olmasa alet demezdik. Bu nedenle bütün aletler yararlıdır.

Aynını doğrularımız için de söyleyebiliriz. Doğru ve yararlı aynı anlama gelen sözlerdir:

‘’O zaman onun için (doğrularımız için) ister ‘faydalı olduğu için doğrudur’ deyin, ister ‘doğru olduğu için faydalıdır’. Her iki deyim de düpedüz aynı anlama gelir.’’  65

‘‘…….. bir zihin halinin doğruluğundan söz edildiğinde, arkasından gidilmeye değer bir kılavuzluk etme görevi anlaşılır.’’  65

‘‘Schiller, hakikat ‘iş gören şeydir’ diyor.’’  89

 

5. Doğrularımız (bilgilerimiz) yaşamdan kopuk, uzmanların masa başında ürettiği şeyler değildir. Yaşam sırasında, yaşam için kullanmak amacıyla oluşturulmuşlardır. Bu anlamda onların yeri kitap değil hayattır. Yarattığımız diğer aletler gibi, kültür çevremize eklenmiştir, kullanılmak için beklemektedir…

‘‘Doğrular olgulardan çıkarlar; fakat tekrar olguların içine dalar ve onlara eklenirler.’’  82

 

6. Bu denenleri somut bir örnekle anlatmak istiyorum.

(Pragmatistler için çok önemli bu: somut olaylara dayanarak ve yalnızca onlara bağlı kalarak konuşmak… Çünkü, Felsefe Tarihinde hemen herkes masa başında, doğal çerçevesinden koparılmış düşüncelerle uğraşmışlardı.

Varsayın Taksim’deyim; bakıyorum ortalık kararmış (algı) ve birden geç kalmışlık telaş kaplıyor içimi (duygu). Saatime bakıyorum: 6:30. (algı-bilgi) Bu akşam misafir gelecekti. (Hafıza) Bu saatte köprünün tıkalı olacağı geliyor aklıma (bilgi). Bir saat sonra yola çıktığımda da, hemen aynı saatte varacağımı düşünüyorum. Ama az bir fark yaratsa bile, varacağım yere erken gitmemin gerektiğini düşünüyorum. Gecikirsem misafirlere ayıp olacak, kırılacaklar, ilişkimiz bozulacak (geçmiş olaylarla ilgili hatıralar ve bilgi). Yol tıkanık olsa da yola çıkmaya karar veriyorum. (Bu sırada yolun tıkalı olduğu bilgisi ve beklenti: daha erken varacağım düşüncesi) Minibüse biniyorum. Yolda şoföre beş lira veriyorum. Ücretin dörtbuçuk lira olduğunu düşünüyorum ve bana elli kuruş vermesini bekliyorum (bilgi ve beklenti)… Şoför elli kuruş daha vermem gerektiğini söylüyor; fiyat artırılmış. (James’in deyişiyle ücretle ilgili bilgimin tedavül değeri olmadığını öğreniyorum.) Bir lira daha veriyorum. (Yeni bilgimi kullanıyorum.) Bu sırada yolun açık olduğunu hayretle görüyorum. (Bilgimin beklettiği şey olmadı. Yanılmışım. Bilgimin değişim değerini değiştirmem gerekecek gibi) Şoföre nedenini sorduğumda, Pazar günleri bu saatlerde yolun hep açık olduğunu söylüyor. Bu konuşmayla birlikte,  Pazar günleri dışında, bu saatlerde yolun tıkalı olduğunu öğrenmiş oluyorum. (Yeni bilgi: Bundan sonra davranışlarımı bu yeni bilgi yönetecek…) Kendi kendime yaşamımı yönlendiren bir inancımın doğruluğunu yaşıyorum ve kendimi beğeniyorum (duygu): olumsuzluklarla karşılaştığımızda, umutsuzluğa kapılmadan, yapılması gerekenleri yapmaya devam etmeyi başarının şartı olarak görmeye devam edeceğim. (hem başarı hem de duygularımla pekiştirdiğim bilgi) Bu sırada şoför elli kuruşumu veriyor. (Beklentim gerçekleşiyor) ……………..b.g.

Demek kullandığım bilgiler doğru… Her şey yolunda ilerliyor.

 

7. Düşünmenin somut bir örneğini vermek istemiştim. Ama şimdi bu örneğin bile ne ölçüde soyut olduğunu görüyorum:

Eve zamanında varmak ve para ödemekle ilgili düşüncelerimi, duygularımı, algılarımı, yaşantılarımı (yalnız onları ayıklayarak) yazmışım.  Aslında yol boyunca bir çok şey dikkatimi çekmişti. Bir çok şeyi hatırlamıştım. Bunlarla ilgili ve ilgisiz bir çok duygu yaşamıştım. Ve de bunların önemli bir kısmı düşüncelerimi etkilemişti, düşündüklerim de yaşadıklarımı… Bu karşılıklı etki (her zaman olduğu gibi yol boyunca da) sürüp gitmişti.

Örnek olarak, yolda bir zamanlar beni çok kötü aldatmış ve yaşamımı çok olumsuz etkilemiş birini görmüştüm. Bu olay ve yaşattıkları ücret artması ile ilgili düşüncelerimi etkilemişti belki de ve bu da şoförle ilişkimi…

Örnek olarak, şoförün beni kandırabileceğini düşünmemin nedeni bu olabilirdi. Şimdi neden, niçin aklıma geldiğini hatırlamıyorum ama, son izlediğim filmi de düşünmüştüm bir ara ve onunla ilgili yazacağım yazıyı… Herhalde şimdi hatırlayamadığım birçok şey daha geçmişti aklımdan, bir çok değişik duygu yaşamıştım…

Demek bir çok düşüncemi, duygumu, hatıramı, algımı, düşünmemi atlamışım. Halbuki, bütün bunlar yukarıda anlattıklarımın arasında serpilmişti.

 

8. Demek, düşüncelerim yaşamın akışı içinde diğer olayları etkileyerek kendisi de diğer olayların etkisiyle değişerel akıp gitmişti.

Düşüncelerim mantıkla örülmemişti, mantığın etkisiyle ilerlememişti;

Yaşamı etkileyerek ve yaşam tarafından etkilenerek akıp gitmişti…

 

9. Düşünce, düşünme, bilgi, doğru ve yanlış bilgi konusunda çalışma yapanların gözden kaçırdığı buydu işte:

Bilim, felsfe kitaplarında rastladığımız düşünme yaşamda yok. Böyle bir düşünme yok gerçekte…

Kitaplarda rastladıklarımız, filozofların boğuştuğu düşünceler; doğal ortamından koparılmış, yaşam damarları kesilmiş şeyler. Kuru yapraklar kadar kuru. Yaşamdan kopuk olduklarından yaşam sırasında yol göstermeyen, yaşarken işe yaramaz şeyler.

 

10. Düşünme, düşünce, bilgi ve doğruluk üzerine düşünenler yaşamdan koparılmış düşüncelere boğuşurken bilginin ne  işe yaradığını; nelere ne durumlarda ‘‘doğru’’ dediğimizi göremediler.

Düşünceleri doğal ortamındına  koparmadan baktığımızda; ne oldukları ve ne işe yaradıkları kolayca görülüyor:

Birer araç onlar: Kullanıyorum; işe yaradığı sürece kullanıyorum. Tıpkı para gibi: değişim değerleri olduğu sürece kullanılıyor… Bu nedenle James sık sık ‘cash-value’ diyor, bilgilerimiz doğruluğundan söz ederken… Değişim değeri kalmayınca, varlıklarını sürdürebilmeleri için başka bir neden kalmadığından…

Her bilgi olayları birbirine bağlıyor: Belli şartlarda ne yaparsam neler olacağını söylüyor: Yaptıklarıma göre neler beklemem gerektiğini gösteriyor…

Böylece davranışlarımız yönlendiriyor. Bu yolla etkin olmaktayız:

‘‘Teorilerin büyük faydası, eski olguları bir arada toplaması ve yenilerine götürmesidir. Onlar insan yapısı bir dil, bazılarının dediği gibi tabiat hakkındaki raporlarımızı yazarken kullandığımız bir kavram stenografisidir.’’  42

‘‘İşte bilimsel mantığı kullanan Schiller ve Dewey , hakikatin her yerde neye delalet ettiğini bildiren açıklamalarıyla ortaya çıkıyorlar: Her yerde diyor bu hocalar, ‘hakikat’ bilimde ne anlama gelirse fikirlerimizde ve inançlarımızda da o anlama gelir. Bu demektir ki diyorlar, fikirler (deneyimlerimizin parçalarından başka bir şey değildir), deneyimlerimizin parçalarını bir arada toplamak ve tikel fenomenlerin ard arda gelişlerini takip etmek yerine, kavram kısaltmaları vasıtasıyla bizi onların içine sokmak için deneyimizin diğer parçalarıyla elverişli münasebete getirebildikleri nispette doğrudurlar. Yani kullanabileceğimiz herhangi bir fikir, şeyleri birbirine elverişli bir şekilde bağlayarak güvenle çalışırlar, basitleştirerek ve işten tasarruf ettirerek bizi deneylerimizin bir parçasından öteki parçasında taşıyabilecek herhangi bir fikir o nispette, o derecede doğru; alet olma bakımından (instrumentally) doğrudur.’’  43

 

11. Bu açıdan bakınca, yeniden diyelim, bilgilerimiz yararlı şeyler. Tıpkı kullanmakta olduğumuz aletler gibi

Tıpkı arabaları, bıçakları, çekiçleri, ayakkabıları ….. kullandığımız gibi bilgilerimizi de kullanıyoruz. İşe yaradıkları için kullanıyoruz.

Aletsiz yaşamak nasıl olası değilse, insan için bilgisiz de yaşamak olası değil: Pragmacıların bu önemli tespitini James’den aldığım şu sözlerle pekiştirmek istiyorum:

‘‘Hem olgular hem de prensipler olmadan hiç kimse bir dakika bile yaşayamaz.’’  8

 

12. Bilgilerimizin bir yaşam şartı olduğu unutulmamalı.

İçgüdüleriyle yaşamını sürdüren bir canlının içgüdüleri yok olduğunda nasıl yaşamını sürdüremezse, insan da öyle… Herhangi bir durumda, o durumla ilgili bilgisi olmayan kişi davranışlarını yönlendiremez… Şaşkındır… Paralize olmuştur…

Kısacası, bilgilerimiz yaşam şartımızdır.

 

II  

Denenlerden şu sonucu çıkarabiliriz:

İnsanların yanlış bilgileri olamaz…

İki kere ikinin dört ettiği düşüncesi de,

çok sıcak havalarda deprem olacağı inancı da,

yağlı yiyeceklerin kolestrolü artırdığı da,

şu sıralar parayı dolara çevirmenin karlı olacağı da,

yalan söylemenin kötü olduğu da,

yağmur yağabileceği için şemsiyeyi yanıma almanın yerinde olacağı da,

Cumartesi günü ufoların dünyayı ziyaret edeceği düşüncesi de

Kullanmaktaysam benim için doğrudur.

 

Beklediklerim olmadığında yanlış diye bırakabilirim ama, beklediklerim gerçekleştiği sürece doğru diye kullanırım onları…

 

İnsanların yanlış düşüncesi olamaz, bu nedenle: yanlışlığını gördüklerinde bıraktıklarından…

Kullanmakta olduklarıysa, o güne kadar yararlı olmuştur, yaşam sırasında yol göstermiştir. İşte bu nedenle de doğrudur…

 

 

III 

 

Şunlar da çok önemli:

1. Geleneğin felsefesi ‘doğru’ ile ‘gerçek’i hep karıştırmıştır. Doğru ile gerçek arasında bir uyum olduğunu söyler ama, açık değildir bu uyumdan anladığı. Daha çok, fotoğrafla fotoğrafı çekilmiş şey arasındaki uyuma benzer bir uyum anlarlar: Be nedenle de birini diğerinin yerine koyabilirler.

James için doğruluk gerçek olmaktan çok farklı bir şeydir:

Ona hiç benzemez…

‘‘Bu yaprak solmuş.’’ Dediğimde, söylediğim ya bir ses yığınıdır, ya da sahife, üzerinde görmekte olduğunuz siyah lekelerdir. Solduğu söylenen yapraksa çok ayrı bir şeydir: Algıdır o, duyumlardan oluşmuştur… renklerdir, dokunduğumda elimde duyduğum kuruluktur. Katlarsam, kırılırken çıkardığı sestir… ‘‘Experience’’dır. ‘‘Bu yapak solmuş.’’ Önermesinde bunlardan eser yoktur: (dediğim gibi) bir ses yığınıdır o…

 

‘‘Olguların kendileri ‘doğru’ değildirler; onlar sadece vardırlar.’’  82

2. James’in ‘‘uyum’’dan anladığı da çok açık ve anlaşılır bir şey: Evden çıkmakta olan eşime ‘‘Hava çok sıcak.’’ dersem; anlamı açıktır dediğimin: Kalın yada giymekte olduğu şeyleri giyerse dışarı çıktığında terleyip rahatsız olacağıdır. (İki olayı –sıcaklıkla terlemeyi- birbirine bağlayarak eşimi gerçekler içindeyken yönlendirmek istemekteyim) sözü edilen uyum işte bu uyumdur.

İnce giyinip çıktığında üşürse, söylediğim yanlıştır. Beklenen olmamıştır çünkü.

Ama üşümezse, rahat ederse giysileri nedeniyle; doğru dediğim. Dediğim gerçeklere uygun düşmüştür… Beklenen olmuştur.

Sözü edilen ‘‘uyum’’un anlamı budur işte.

Anlamın anlamı bu uyumdur.

‘‘……….. düşünzcelerimiz gerçekliğe ‘uyuyor’ dediğimiz zaman aklımızda olan, bu sonuçlardır. Yani, onlar bu eylemler ve kışkırttıkları fikirler vasıtasıyla bize deneyin diğer kısımlarına giden yolu gösterirler.   ………… Bu zevk verici  yol gösterme görevi, bir fikrin doğrulanması dediğimiz şeydir.’’  63

‘‘……… fikirlerimiz bir çok gerçeklerin kopyaları değil, yalnızca sembolleri olabiliyorlar. ‘Geçmiş zaman’, ‘kuvvet’, ‘yaratıcılık’ –……..  nasıl kopya edebilir?’’  72

Artık biliyoruz: James için doğrular birer araç.

Bu nedenle doğrular, ne işe yaradıklarıyla (hangi ihtiyacı karşıladıklarıyla) anlaşılabilirler:

Çekiçle çivimi çakıyorum. Bıçakla ekmeğimi kestim. Yağmurluğumla ıslanmaktan ve hasta olmaktan kurtuldum.

Tıpkı bunun gibi, tanrının tek olduğunu söylüyorsa, almak istediği şeyin pahalı olduğunu savunuyorsa, ya da her şeyin aslında maddi bir şey olduğunu söylüyorsa ve biz de onun dediklerini anlamak istiyorsak; bu denenlerin bunları söyleyenlere, hangi somut durumda ne yarar sağladığını bulmamız gerekir.

 

3. Peki kaç tür uyum var, James’e göre, doğrularla gerçeklik arasında?

A. Doğru dediğimiz önermelerin bir kısmı fizik realitede belli durumlarda belli bir şey beklememiz gerektiğini söyler: temmuz ayında öğle güneşinde çiçekleri sulamanın onlara zarar vereceğini, ya da aspirinin ağrılara iyi geleceğini söylememdeki gibi.

Bu anlamda, fizik dünyada algılanabilir bir farklılıktan söz etmeyen önerme anlamsızdır.

Fizik dünyadaki algılanır bir farklılığı konu almayan tartışmalar da anlamsızdır. James’e göre…

Mayalanamayı cinlerin mi, yoksa perilerin  mi yaptığı tartışması anlamsızdır bu alanda.  34-36

 

B. Tanrı tek mi, üç mü tartışması:

Tanrı tek olduğunu kabul ettiğimde, tanrının üç olmasına göre dünyamızda algılayabileceğimiz bir fark olmayacaksa, her şey gene olduğu gibi olacaksa; bu önermeler anlamca farklı değildir. Tartışma yersizdir; bir sonuca varılmayacak demektir.

Tanrının bir ya da üç olmasının gerçek dünyada bir karşılığı olmayabilir;

Ama sosyal dünyada çok önemli ve farklı olaylar neden olabilir:

Dindar ve bağnaz bir ailede büyümekte olan çocuğu düşünün. Tek tanrıya inanıp inanmaması çok önemli sonuçlar yaratacaktır yaşamında:

Tanrının tekliğini soru yapan konuşmaları, hatta bazen konuşmamaları ne dramatik sonuçlar yaratacaktır…

Böyle bir aile içinde tanrının üç olduğunu söylemek korkunç ve hayal gücümüzü aşan olaylara neden olabilir ve bu çocuk için tanrının tekliğinin anlamı budur…

 

C. İnsanların doğruları, bir pirinç çuvalındaki pirinçler gibi değildir: Birbirleriyle anlamlı bir ilişki içindedir, tutarlıdır, birbirleriyle uyum içindedir.

Sahip olduklarımızla uyuşmayan yeni bir düşünce , ya da bir olayla karşılaşırsak; rahatsızlık yaşarız. Düşüncelerimizde değişiklik yapmak istemeyiz, direniriz. Ama zorlanacak olursak, düşüncelerimizde en az değişiklik yaparak yeni olaya veya düşünceye uyum sağlamaya çalışırız.

Kısacası bu anlamda zihin rahatlığı bir ihtiyaçtır.

Bu ihtiyacımızı karşılayan araçlar da (düşünceler de) yararlı düşünceler (doğrular) olarak hizmet verirler.

Bir örnek:

‘İnsanları, çıkarları yönetir. Herkes aslında bencildir.’ diyen birine; başkaları için kendisini harcayan birini gösterdiğinizde, ‘‘O da çıkarının peşinde yardım etmezse rahatı kaçacaktı. Rahatlığını korumak için yaptı yaptıklarını.’’ deyiverir.

Böylece yaşamını yönlendiren doğrusunu kurtarmıştır. Artık bencil ve bencil olmayan ayrımı ortadan kalkmıştır ama iç huzurunu da kurtarmıştır.

‘‘Her fert eskiden elde ettiği bir yığın sanıya sahiptir, fakat onları bir sıraya koyacak olan bir deneyle karşılaşır. Bazıları onlarla çelişir veya derinden düşündüğü bir anda, onların birbiriyle çeliştiğini farkeder. Yahut da öyle olgular işitir ki, onlar bunlarla uyuşamaz. Yahut içinde öyle istekler doğar ki artık o eski sanılar kendisini tatmin edemez olurlar. Sonunda, zihnin o ana kadar tanımadığı bir iç ızdırabı belirir ki, bundan evvelce edindiği o bir yığın sanıyı değiştirerek kurtulmak yolunu arar.

Fakat elinden geldiği kadarını da yine muhafazaya çalışır. Zira bu inanç meselesinde hepimiz son derece muhafazakarızdır. Böylece, evvela bir fikrini sonra öbürünü (zira fikirler çok değişik şekilde değişmeye mukavemet gösterirler) değiştirir, ta ki önceki inançlarına, onları mümkün olduğu kadar az sarsacak ve öncekilerle bu yeni deneyimin arasını bulacak, onları birbiriyle en mesut şekilde uzlaştıracak bir fikir yakalayıncaya kadar.

İşte o zaman, bu fikir hakikat diye kabul edilir ve bu hakikat eski hakikatler yığınını sadece aralarına  girebilecek kadar onların içinde kendine yer açarak ve en azından bir değiştirme ile, olduğu gibi muhafaza eder. Bütün önceden edinilmiş inançlarımızı çiğneyecek kadar outée bir açıklamaya, hiç bir zaman yeniliğin doğru bir açıklaması gözüyle bakılmaz. Ve biz daha garip bir açıklama buluncaya kadar gayretli gayretli aranır dururuz. Ferdin inançlarında en şiddetli inkılaplar bile eski inançlarından çoğunu olduğu gibi bırakır.  …….. Yeni hakikat daima araya girici, üstüne eklenici bir geçiş (transition)tir. Eski sanıyı yeni olguyla en az sarsıntı, en çok devamlılık gösterecek şekilde izdivaç ettirir. İşte bu en azlık, en çokluk meselesini halletmedeki başarısı nispetinde bir teoriye doğru gözüyle bakabiliriz.’’  44-45

 

D. Kişiliklerimiz de doğrularımızı etkiler: Tutumlarımıza uygun olan düşünceler bizim için doğrudur.

‘‘Felsefe Tarihi büyük ölçüde insan mizaçlarının bir çeşit çarpışmasından ibarettir.  …………en sağlam ve objektif öncüllerden daha çok, ona kendi mizacı desteklik eder. ……… Mizacına güveni vardır. Mizacına uyan bir evren istediği için ona uygun olan herhangi bir evrene inanır.’’  6

‘‘Özleyişleriyle yüz çevirişleriyel mizaçlar, felsefe yaparlarken insanlara yollarını belli ederler ve daima da edecektir. Bir sistem üzerine çalışırken tek bir ağaç için bütün ormanı unutabilir. Fakat çalışma tamamlanınca, zihin büyük derleme ve toplama işini daima başarır. Sistem de o zaman, tıpkı bir dostumuz veya düşmanımız ölünce o insanın hayallerinin zihnimize musallat olması gibi, boyuna aklımızı kurcalayan garip, basit kişilik çizgileriyle bir canlı varlık halinde karşımızda belirir.

‘‘Bu kitaba dokunan bir insana dokunur’’u söyleyebilecek olan yalnız Walt Whitman değildir. Bütün filosofların kitapları insanlar gibidir.’’  27-28

‘‘Falesefe Tarihi büyük ölçüde insan mizaçlarının bir çeşit çarpışmasından ibarettir.’’  6

‘‘Felsefeyi kendisine meslek edinmiş her filozof, hangi mizaçta olursa olsun, felsefe yaparken mizacının herhangi bir şekilde işe karışmasını önlemeye çalışır. ……… Böyle de olsa, en sağlam ve objektif öncüllerden çok, ona yine kendi mizacı desteklik eder. ……….mizacı tıpkı şu olgu veya bu prensip kadar ona kılavuzluk eder.’’  6

 

4. Bilgilerimizle, olup bitenler (gerçekler) arasındaki bu uyumu nasıl açıklıyor W. James? Başka bir deyişle, neden bilgilerimiz yaşam sırasında yol gösterebiliyor? Neden onları alet gibi kullanabiliyoruz?

Varlıkların türler halinde bulunduğunu kabul ettiğimiz için.

Bu nedenle bir varlıkla ilgili araştırmalarımızın sonuçlarını, o türün bütün üyelerine yayabiliyoruz. Bu genellememiz işe yaradığı sürece de, doğru diye kullanıyoruz o genellememizi…

‘‘Zaman kazandırmanın yanında hayatın alelade işlerinde tam doğrulamayı aramayışımızın diğer büyük bir nedeni bütün şeylerin tek tek değil de türler halinde bulunmasıdır. Dünyamızın böyle bir özelliği olduğu bir tek defa kabul edilmiştir. Öyle ki, bir türdeki tek bir fert hakkındaki fikrimizi bir defa vasıtasız olarak doğruladıktan sonra o fikirleri yeniden doğrulamaksızın o türün bütün fertlerine de tatbik etmede kendimizi  hür sayarız. Bir şeyin ait olduğu türü alışkanlıkla fark etmesini beceren ve hemen türler kanununa göre hareket eden bir zihin, karşılaştığı yüz vakadan doksandokuzunda ‘doğru düşünen’ bir zihin olacaktır. Çünkü hareket tarzı karşılaştığı her şeye uyacak ve hiç aksilikle karşılaşmayacaktır. Vasıtalı veya sadece potansiyel olarak doğrulayıcı süreçler, böylece tam doğrulama süreçleri kadar doğru olabilir.’’  69

‘‘Mesela, şu duvardaki nesneyi alalım ele. Ona “saattir” diyoruz. Halbuki hiç birimiz onu bir saat yapan aletleri görmüş değiliz. …………… yaşamamıza imkân veren doğrulukların diğerleriyle kıyaslanamayacak derecede büyük çoğunluğunu bu çeşitten doğrular teşkil eder. …. kontrol edilmeden kabul edilirler. Önümüzde ve arkamızda yeter derecede delilin bulunduğu yerden gözümüz kapalı geçeriz. Japonya’nın varlığını kabul ederiz. Çünkü her şey buna bizi inandırır; bildiğimiz her şey bu inancımızla uygunluk halindedir. …….. İşte tıpkı bunun gibi, o şeyin saat olduğunu kabul ederiz. Onu çalışma zamanlarımızı düzenleyen bir alet olarak kullanırız. Buradaki kabul edişin doğrulanması demek, bizi hiç bir yanıltmaya veya çelişmeye götürmemesi demektir. ……….. Bir tek tamamlanmış doğruluk sürecine karşılık, böyle doğum halinde çalışan binlerce görev (function) vardır.’’   67

‘‘Yazık o kimseye ki, deneyine giren gerçeklerin tabi olduğu düzen inançlarının elinde oyuncak olmuştur.’’  66

 

5. Yalnız şu unutulmamalı: Gerçeklik (experience) durmadan değişir. Bu nedenle, doğrulamalarımıza (ne kadar uzun zaman kullanılmış olurlarsa olsunlar) ebedi gerçeklermiş gibi bakmamalıyız. Uyanık bir şekilde, değişim değerini yitirip yitirmediğine sürekli olarak bakmalıyız.

‘‘Gerçeklik demek denenebilir gerçeklik demek oldukça; hem o hem de insansın onun hakkında kazandıkları hakikatler, sonu gelmez bir değişme süreci (mutation process) içinde bulunurlar.’’  82

“Deney değişim içindedir, hakikat hakkındaki ruhbilimsel araştırmalarımız da değişim içindedir: Buraya kadarını akılcılık kabul eder; fakat ne gerçekliğin ne de hakikatin kendisinin değişebileceğini söylemeye izin verir.”  83

 

IV

1. James’in doğrulukla ilgili söylediklerini, diğer filozofların bu konuda söyledikleriyle karşılaştırmamalı. Bu elma ile ilgili söylenenleri bisikletlere de uygulamaya kalkışmak gibi bir şey olurdu:

James’ten önce doğruluk konusunda araştırma yapan filozoflar, dışlarında doğru diye bir şey olduğunu varsayıyor ve onu araştırmakta olduklarını sanıyorlardı.

Ama aslında yaptıkları, kendi doğru tanımlarına göre bir takım düşünceleri ayırıp, onları araştırmaktaydılar.

Örnek olarak; Kant, Newton fiziğini doğru diye almıştı ve o tarz çalışmalarla elde edilen bilgileri doğru saymıştı…

Aristo için kendi felsefesinde yer alan önermeler doğruydu…

Mantık Analitikçileri, Einstein’ı örnek almıştı…

Ama hepsinin ortak bir yanı vardı bu filozofların: Belli kitaplarda yer alan belli konuşmalarda dile getirilen önermelerdi onların gözünde doğru olan.
Bu anlamda herkesin doğrusu kendi doğrusu, doğru sınıfına yerleştiriliyor ve bu nedenle de araştırma konusu olmaya hak kazanıyordu.

James ise, yaşam sırasında doğru deyip kullandığımız önermeleri araştırmasında konu yaptı.

Çok önemli ve unutulmaması gereken bir ayrılık bu…

 

2. Görüldüğü gibi doğru konusunda araştırma yapan filozoflarla James aynı konuda konuşmuyor.

Çünkü “doğru” başlığı altında araştırdıkları şeyler farklı.

James başka bir alanda konuşuyor.

Apaçık yanlışları bile (ne demekse ‘apaçık doğru ve yanlış’), biri ‘doğru’ deyip yaşam sırasında kullanmaktaysa, James onları da ‘doğru’ başlığı altına alıp araştırıyor.

 

3. Şunu da belirtmeliyim: Diğer filozofların doğruları James’in doğru sınıfının içinde yer aldığı için, James onları araştırma konusu yapabilir (James’inkiler, diğer filozofların doğruları içinde yer alamazken)..

Yalnız; Yaşamla bağını kurarak yapar araştırmasını: Düşünürün hangi ihtiyacını karşıladığını göstererek…

Filozofların düşüncelerini; filozofların derslerinde, ya da kitap yazarken kullandığı ölçülerle değerlendirmez.

James’in kültür dünyamızı nasıl gördüğüne birörnek, ‘Pragmacılık’ adlı kitabından:

“…… özel mizaç farkları felsefede olduğu kadar edebiyatta, sanatta, hükümet işlerinde ve hareket tarzlarında da kendini belli eder. Hareket tarzlarında şekle bağlı olanlarla, canlarının istediği gibi hareket edenler; hükümet işlerinde otoritecilerle anarşistleri; edebiyatta saf sanat veya akademi taraftarlarıyla realistleri; sanatta romantiklerle klasikleri görüyoruz. ……. İşte felsefede de tıpkı buna benzer bir tezat var ki, onu “akılcılar” ve “görgücüler” terimleriyle ifade ediyoruz. Görgücüler deyince, bütün kaba çeşitliliği içinde olguları sevenlerinizi, akılcı deyince soyut ve ezeli-ebedi prensiplere gönül vermiş olanlarınızı anlıyoruz. Hem olgular, hem de prensipler olmadan hiç kimse bir dakika yaşayamaz. Böyle olmakla beraber bu, önem ve derece bakımından şu veya bu tarafta daha çok üstünlük görenler arasında en iğneleyici cinsten hoşnutsuzluklar çıkmasına yol açar.”  (7-9)

Bu esaslı eğilimleri iki sırada toplamak istiyorum. Sanıyorum ki birine ‘yumuşak zihinlilik’ diğerine ‘katı zihinlilik’ demek uygun olacak.”  (9-10)

“Katı, yumuşak için duygulu ve ince kafalı der. Yumuşak katıyı incelmemiş ve vahşi bulur.”  (10*11)

 

V

Tartışmalara son verecek bir metot oluşturmak da istiyordu James. Tartışma ister bilim alanında olsun, ister felsefe; ya da günlük yaşam sırasında… şunların yapılması gerekiyor, onun anlayışına göre, tartışmaların bir sona varabilmesi için:

1. Tartışılan görüşlerin her birini doğru saydığımızda, fizik dünyada neleri beklememiz gerektiğine bakmalıyız.

Eğer iki görüş de doğru kabul edildiğinde fizik dünyamızda algılanabilir bir fark oluşmuyorsa; tartışma fizik temelde anlamsızdır.

Örnek olarak mayalanmayı cinlerin mi yoksa şeytanların mı yaptığı tartışması anlamsızdır. Çünkü şeytan da desek, cin de desek mayalanma olayı gene olduğu gibi olacak.

Tanrının bir mi, üç mü olduğu tartışması da böyle: Tanrının bir olduğunu kabul ettiğimde de, üç olduğunu kabul ettiğimde de evrende farklı şeyler algılamam gerekmiyor: Her şey yerli yerinde gene; oldukları gibi… Gene güneş doğuyor, baharda çiçekler açıyor, gene çocuklar 9 ay 10 gün sonra doğuyor… ALGILANIR FARK YOK…

Farklı şeyler algılamamız gerektiğini söyleyemiyorlarsa, o görüşler gerçekte farklı da değildir…

“İşte bir takım kavramlar ki dünya hakkında doğru olmaları da olmamaları da kabildir ve bu çeşit kavramlar üzerinde tartışmaların sonu gelmez. Böyle hallerde pragmatik metot, her bir kavramı kendilerinden değer verebilecek pratik sonuçlar çıkarmak suretiyle tefsir etmeye çalışmaktır. Bu kavram diğer kavramdan daha doğru olsaydı, herhangi bir kimse için pratik bakımdan ne gibi bir ayrılık doğuracaktı? Çıkarılan sonuçlarda pratik hiç bir ayrılık yoksa, şu halde pratik bakımdan her iki fikir de aynı şeye karşılık olmaktadır ve her çeşit tartışma yersizdir.  ………………..

Terim ‘pragma’ kelimesinden çıkarılmıştır ki bizim ‘practise’ ve ‘practical’ kelimelerimiz de ondan çıkmıştır. Felsefeye ilk defa 1878’de Charles Peirce tarafından sokulmuştur. O yılın aralık ayında ‘Popular Science Monthly’ dergisinde ‘Fikirlerimizi Aydınlığa Kavuşturmanın Yolu’ adlı yazısında Pierce inançlarımızın gerçekten eylem kaideleri olduğuna işaret ettikten sonra diyordu ki, bir düşüncenin anlamını açmak ve açıklamak için yalnız onun hangi harekte tarzını doğurmaya uygun geldiğini belirtmemiz gerektir: İşte o hareket tarzı o düşüncenin bizim için tek anlamıdır. Ve ne kadar ince olursa olsun, bütün düşünce ayrılıklarımızın kökündeki insanı şaşırtan olgu, bunlardan hiç birinin pratikteki mümkün bir ayrılıktan başka hiç bir yerde var olmayacak kadar incelikten uzak bulunmasıdır. Şu halde bir nesne hakkındaki düşüncelerimizde tam aydınlığa erişebilmemiz için yalnızca nesnenin pratik cinsten ne gibi anlaşılabilir sonuçlar ihtiva edebileceğini; yani ondan ne gibi anlaşılabilir sonuçlar ihtiva edilebileceğini; yani ondan ne gibi duyumlar bekleyip, ne gibi karşı koymalar hazırlamamız gerektiğini göz önüne getirmemiz lazımdır.  ………….. bu sonuçlar hakkındaki anlayışımız, nesne hakkındaki anlayışımızın bütünüdür.

Pierce’ın Pragmacılık ilkesi budur ve benim Prof. Hovison’un Kaliforniya’daki felsefe cemiyetinde yaptığım konuşmadan sonra bunu tekrar ortaya çıkarıp dine tatbik edişime kadar 20 yıl hiç göze çarpmadan kalmıştır.  ……………

Bir kaç yıl önce tanınmış Leipzig’li kimyacı Ostvald …………… bana şöyle yazıyordu: ‘Bütün gerçeklikler pratiğimize tesir ederler ve bu tesir onların bizim için anlamıdır. Sınıflarda şu tarz sorular sormayı adet edindim: Şu yahut bu almaş (alternative) soğru olsaydı, dünya hangi hususlarda başka olurdu? Eğer hiç bir başkalık bulunmazsa, o zaman bu almaşın da hiç bir anlamı yok demektir.’ Yani rakip görüşler, pratik bakımdan aynı anlama gelirler ve pratiğin dışında da hiç bir anlamları yoktur. ………… (Kimyacılar arasındaki anlamsız bir tartışmayı örnek alarak verdikten sonra Ostvald şunları yazmış) ‘Kavga, ilkel çağlarda biramayasının hamuru kabartmasına sebep olan şeye, bir kısmının cin, bir kısmının da peri diyerek çekişmeleri kadar boş ve manasızdır.”  34-36

“Herhangi bir yerde bir ayırım meydana getirmeyen bir ayırım (difference) hiç bir yerde var olamaz. –Somut bir olguda ve bu olgunun sonucu olup herhangi bir şahsa, herhangi bir şekilde, herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda kendini zorla kabul ettiren bir hareket tarzında kendini açığa vurmayan hiçbir ayırım soyut hakikatte de var olamaz. Felsefenin bütün görevi bu dünya formülü, yahut şu dünya formülünün doğru olmasının hayatımızın belli  anlarında sizin ve benim üzerimizde ne gibi bir ayırım doğuracağını anlamak olmalıdır.”  37

Pragmacılık alışılmış sorusunu sorar: ‘Kabul edelim ki, bu düşünce ya da inanç doğrudur, onun doğru olması bir insanın gerçek yaşamında nasıl bir değişiklik yapar? Bu doğru nasıl gerçekleşecektir. Eğer bu inancımız yanlış olsaydı, hangi deneyler, doğru oldukları zaman elde ettiğimiz deneylerden farklı olacaktı? Kısacası, deney terimleriyle doğrunun pozitif değeri nedir?”  62

 

2. Fizik dünyada fark yaratmıyorsa konuşacak mıyız?

Ya da konuşamaz mıyız?

Konuşabiliriz kuşkusuz… Ama “Benimki doğru!” diye değil; doğrumun ne işe yaradığını söyleyerek ve karşımdakinin doğrusunun onun ne işine yaradığını bulmaya çalışarak…

“Teolojik fikirler, somut hayatta bir değer sahibi olduklarını ispat ederlerse Pragmacılık için, o nisbette iyi olmak anlamında doğru olacaklardır. Çünkü ne kadar daha iyi oldukları, doğrulukları aynı şekilde tasdik edilmeleri gereken öbür hakikatlerle olan münasebetlerine bağlıdır.”  53

“Mademki o böyle teselli veriyor ……….. Öyleyse iyi bir Pragmacı olarak Mutlak’ı ‘bir dereceye kadar’ doğru diye adlandırmak zorundayım. ………..

Mademki ölümlü dünyadaki kötülük mutlakta yok oluyor, (mademki gelip geçici) öyleyse ne zaman istersek, gelip geçiciyi potansyel olarak sonsuz gibi görebilir, onun nasıl olsa geleceğinden emin olabilir”iz. “Kısaca demek istiyorum ki, daima bir ahlaki tatil yapmaya hakkımız vardır. …… Çünkü onu bizimkinden çok daha iyi ellerin sürdürdüğüne ve bunun hiç birimize düşen bir görev olmadığına dair içimizde bir his vardır.

Evren öyle bir sistemdir ki, üyeleri olan fertler arasıra endişelerinden sıyrılabilirler. Zira bu sistemde aldırmazlık hali de insanlar için bir haktır ve ahlaki tatiller eşyanın tabiatına aykırı değildir. İşte eğer yanılmıyorsam, mutlak ‘diye bilinen şey’in, hiç değilse kısmen; anlamı budur. ……….. ve pragmatik bakımdan tefsir edildiği zaman onun pozitif değeri de gene budur.”  54-55 Mademki o böyle bir teselli veriyor…” 54

“Şeyleri hareket ettiren kör bir kuvvet değil de gören bir kuvvetse, haklı olarak daha iyi sonuçlar bekleyebiliriz.”  114

“Doğru kelimesi, inanç alanında iyi olduğunu ispat eden her şeyin adıdır. ……….. İnanılması bizim için iyi olan her şeye inanmak zorunda değil miyiz?”  56

Bu yolla filozofça tartışmalar, psikologca tartışmalara dönüşecek.

Sonuç olarak da bir aydınlanma yaşayacağız, her halde… Neleri neden seçerek yaşadığımızı öğreneceğiz.

Karanlıkta döğüşme bitecek…

Belki de bir terapi niteliği kazanacak tartışmalar.

Bunları hep ‘belki de’ diyerek söylüyorum; Çünkü bu konuda açıklıkla bir şeyler söylenmemiş kitapta. Ya da ben fark etmedim.

3. James ayrıca, araştırmalar yapmamızı ve yararlı olan inançları tespit edip inanmamızı istiyor.

Yararlı olana inanacağız…

Bu düşüncesinden dolayı çok eleştirdiler James’i. Hiçbir inanç adamı böyle inanmak istemezmiş… Doğru olmayabilecek şeylere, kesin kes doğru diye inanırlarmış ve savaşırlarmış…

İnsanlar böyle inanıyor diye bunu mu savunmalıydı James? Görüşümüzün karşımızdakininki kadar yanlış olma olasılığı varken “Benimki doğru” diye asılmalı mıydık? Kavgalar mı etmeliydik? Daha da azıtırsak, birbirimizi öldürmeye mi kalkışacaktık; inananlar böyle inanıyor diye…

 

James, bu tarz inanmayı bırakmamızı istiyor…

Ve bir teklifle geliyor.

James; fizik dünyada fark yaratmayan düşüncelerin alanında, esinlenmiş kişiler gibi konuşmamızı istemiyor.

Din duygusuyla ilgili araştırmalarına bakılırsa, yararlı olana inanmayı başarabilen (2’deki anlamıyla) (sözcük uygunsa) ‘aydınlanmış’ kişiler olmamızı istiyor…

Zaten herkes kendisine yararlı olana inanmakta; fark etmeseler de. Bir fenomen bu…

James bunu fark etmemizi istiyor.

İstenen; bilinçli bir uğraşla en yararlı inançları bulacak ve onlara inanacak ve de onları inanarak yaşayacak bir zihin durumuna geçebilmemiz…