2001 : Uzay Odeseus’u

1. Film sağlam bir yapı üzerine kurulmuş. İdealist eğilim bu: İdealisler yapıya büyük önem verir.

2. Filmin adı “Uzay Odeseus’u”. 

Odeseus Homeros’un eseri; bilindiği gibi.

Beş bölümden oluşmuş destanı; film de beş bölümden oluşuyor.

Odeseus yurduna tek başına döner; arkadaşlarının tümü yolculuk sırasında öldüğü için… Filmin kahramanı da hayatta kalan tek kişidir.

Yunanlı için deniz ne ise bugünün dünyasında uzay aynı şey: macera ruhunu kışkırtan bir alan…

Odeseus problem çözücülüğüyle tanınmış biridir: Örnek olarak Truva atının yaratıcısıdır. Problem çözme konusunda tanrılar bile kendisine başvururlar… Filmde de problem çözme önemli bir olay: Filmin kahramanı da tehlike oluşturan bilgisayarla baş eder ve akıllı yaşamın kaynağına kadar gitmeyi başarır.

Okyanuslar tanrısı Poseydon Truvalıları tutuyordu. Odeseus’un buluşu olan tahta atla Truvalılar savaşı kaybedince, Poseydon Odeseus’a kızar ve ülkesine dönmesini elinden geldiğince engelleyerek cezalandırır onu.

Denizci Yunanlının deniz tanrısının yerini filmde, uzay çağında bilgisayar alır.

Bütün bu denenlerden sonra sezmeye başlıyoruz sanıyorum (filmi incelememizi sürdürdükçe bu yorumun doğru olduğunu daha açık göreceğiz): Film insanın problem çözme yetisini konu almış.

Bu arada şunu da belirtelim; alet (bilgisayar da), insanın problem çözmedeki başarısının ürünüdür: Tek alet yapabilen yarlıktır insan…

 3. Bunları belirttikten sonra filmin yorumuna geçebiliriz artık:

Kara taşın filmde çok önemli bir yeri var… “İnsanın doğuşu” adlı bölümde ortaya çıkıyor bu taş… Ve o maymunumsu yaratığın taşın görünmesinden önceki yaşamıyla sonraki yaşamı çok farklı… Yeniden diyelim: İnsanın ortaya çıkışının anlatılacağı bölümde taşın ortaya çıkmasından sonra alet yapmayı başarıyor bu maymunsu yaratık… Bu sırada görünüşünde hiçbir değişme yok… Gene aynı yaratık… Demek değişmeyi: insan olmayı o taşla açıklamak zorundayız.

Şimdi olaya biraz daha yakından bakalım:

Filmde, çorak bir arazi gösterilir ilkin.

Suyun bulunduğu, yeşil alanları düşünün… Böyle bir yerde yaşamın rahatça ilerleyebileceğini bilirsiniz… Ama çorak alan olanak tanımaz. Yiyecek kıttır. Yaşam zordur. Bir karga öter. Uğursuzluğu çağrıştıran bir hayvan… Hayatla ilgili ikinci gördüğümüz şey, ölü bir hayvan iskeleti… Ve bu kemikler bildiğimiz bir hayvan türünün kemiği değil; kaybolmuş bir türe ait… Koca bir hayvandan kalıntı… Yaşamın acımasızlığını iliklerinizde duyuyorsunuz. Yaşam fizik açıdan böylesine güçlü hayvanları bile ayıklamaktan çekinmemiş…

Bilinçli yaşamasak bile yaşamın güçlüğünü, ölümün yakınlığını hissediyoruz.

 

Derken, insandan çok maymuna benzeyen bir türle karşılaşıyoruz. Bölümün adı “insanın doğuşu” olduğuna göre insan olacak tür bu… Onun insanlaşacağını göreceğiz.

Filmde sürekli duyduğumuz ses, rüzgar. Rüzgar hiç etkileyemediğimiz doğa gücüdür… Varsayın gemi yolculuğu yapıyoruz ve fırtınaya tutulduk; ne yapabiliriz! Çaresiziz. Kaderi anlatıyor rüzgar… Çaresizliğimizi anlatıyor. Ve rüzgar boşlukta esiyor; bu da önemli…

4. Bütün bunları toplarsak; filmin daha başında, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir varlık türü var karşımızda…     

Bu varlığın niteliklerine bakalım şimdi de:

Gece, bir kovukta sessiz oturmasını hatırlayın. Bir ara yakından yüzler gösterildi. Kaskatı… Başını bile kıpırdatamadan, yalnızca gözlerini iki yana hareket ettirerek korkuyla etrafa bakıyor. Başını hareket ettiremeden, yalnızca gözleriyle… O sırda yırtıcı bir hayvan sesi duyuluyor. O, bir gün önce içlerinden birini parçalayan hayvanın sesidir… Korkulu bekleyişi iliklerinizde duyuyorsunuz…

Bir gün önceki yaşantılarını hatırlayalım şimdi de… Toprağı eşeleyerek yiyeceğini bulmaya çalışırlar. Görünürde yiyeceğe benzer bir şey yoktur çünkü… Kendisine yaklaşan bir hayvan olursa bir şey yapamaz: durmadan bağırır ve zıplar yalnızca. Çıkardığı sese bakarsanız tehdit doludur… Ama hiç kimseye vurmamıştır. Kendisini parçalayan yırtıcı hayvana bile vuramamıştır… 

Çıkardığı seslere bakınca, saldıracak sanırsınız, ama hiçbir şey yapmaz. Bundan içinde yaşadığı şiddeti hissedersiniz. Ama çaresizdir… Şiddet, sesinde ifadesini bulur yalnızca…

Yeniden diyelim, bütün bu anlatılanlarla film, türün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu durmadan vurgulamaktadır.

5. Bu türün, bir kemik parçasını alet olarak kullanmasından hemen önce anlaşılması güç bir olay var: Kara taş…

İçlerinden kara taşı ilk gören hayretle bakar… Çığlıklar atar. Bağırışıyla ve dürterek arkadaşlarını uyandırır. Şimdi hepsi şaşkındır. Korkarlar da… Merakla yaklaşırlar. Ama korkularından dokunamazlar… Yaklaşırlar, kaçarlar. Yeniden yaklaşırlar, kaçarlar… Dokunurlar, kaçarlar…

Merak ve korku…

Yaşanan duygular bunlar.

Sonunda alışırlar. Bütün sürü taşa anlamak için dokunmaktadır ve film burada başka bir sahneye geçer.

Olanları anlamak için bir karşılaştırma yapalım: Bu sürü ile birlikte bir de köpek, bir kedi; ya da başka bir hayvan olsaydı aralarında… Bu hayvan, bu taş karşısında, o maymun görünüşlü yaratıkların yaptığını kesinlikle yapmazdı…

Neden yapmazdı?  

Çünkü merak duyacak bir şey görmezdi…

 

Sinemadan çıkarken bir çok kimse birbirine “O şey neydi?” diye soruyordu. Tıpkı o maymunumsu yaratıklar gibi…

O maymunumsu yaratıklarla ortak bir şey yaşamaktaydık: Merak…

Ama kedi köpek olsa yaşamazdı bunu…

Demek bu meraka ortağız o insandan çok hayvana benzer yaratıklarla…

Bu merakla artık insandı onlar…

(Bölümün adı “İnsanın Doğuşu”…) 

 

6. O kara taşla, evrende bizimle birlikte 

a. Şekil bilgisine (matematik bilen),

b. Bu bilgisini taşa geçirecek tekniğe sahip,

c. Amaçlı ve

d. etkin

                      bir gücün varlığını kabul etmek zorundaydık.

 

7. Demek o maymunsu görünüşteki yaratıklar evrende

Matematik bilgisi olan,

amaçlı,

etkin

bir GÜCün

varlığını hissetmişlerdi.

Ve insan buydu işte!

(Bölümün adının “İnsanın Doğuşu” olduğu ve bu taşın fark edilmesinden sonra bu maymunsu yaratıkların yaşamında çok köklü değişmeler olduğu unutulmamalı)

 

8. Filmin ilginç ve büyük başarısı şu:

O yaratıkların (artık onlara insan dememiz gerek aslında) yaşadığını biz de yaşıyorduk.

Ve bu yaşantı insanı insan yapan yaşantıydı.

İnsanı insan yapan yaşantıyı onlarla birlikte yaşamaktaydık.

Bu taşın nereden geldiğini merakla sorarken, insanı düşünerek değil, insanı insan yapan şeyi yaşayarak (yaşadığımız şaşkınlıkla) anlamaktaydık…

 

9. Burada idealist düşünceyle karşılaşıyoruz:

Kısaca şöyle düşünür idealist: Eğer su aynı derecede donuyorsa, düşen taş her saniye hızını belli bir formüle göre artırmaktaysa, ısınan metal hep aynı formüle göre uzamaktaysa;

Olayları matematik bilen ve form bilgisi olan bir gücün varlığını kabul etmeden açıklayamayız.

Matematik bilen etkin bir güç var evrende.

 

10.  Burada Maleviç’i hatırlıyorum: “Sıfır Noktası” adlı tablosunda bize yalnızca siyaha boyanmış bir kare göstermişti. Her şeyin başında bir kare (sıfır noktasında) …

 (İdealistler için karenin, bu dünyada gerçekleşebilecek ideali gösterdiğini hatırlamalısınız.)

11. Kara taş şaşkınlığından sonra ne olur…

İnsan (şekilce ne kadar maymuna benzerse benzesin artık insandır o) elindeki kemiği önündeki kemik yığınına vurmaya başlar. Kemiğin tahrip gücünü fark ettikçe daha sert ve daha coşkulu vurur… Bu sırada R. Strauss’ın Böyle Buyurdu Zerdüşt’ünden o meşhur bölüm çalınmaktadır. Fark etmenin taşan coşkusu, müzik ve görüntü eşliğinde verilir. Uzayan, bir yere varması beklenen sesler davul vuruşlarıyla biter… Davul: uyaran ses… Haber verme aracı, dikkati çekiciliğiyle…

Buradaki fark etme üzerinde biraz durmak istiyorum:

Newton’un çekim kanunu elmanın düşmesiyle bulduğu söylenir. Yanında bi köpek olsaydı, belki irkilirdi; o kadar… Newton’sa yeni bir şey gördü. Newton için de (o fark etmeden önce) yalnızca bir elmanın ağacından düşmesiydi olay… Ama o fark edişle birlikte artık her şey değişti: yalnız o elmanın değil her düşen şeyde (hatta gök cisimlerinin hareketlerinde bile) evrendeki matematik düzeni algılar oldu…

Arşimet kanunu da öyle… Bu ilişkiyi bilen kişi kayığın yüzmesinde de, taşın batmasında da, balonun yükselmesinde de hep aynı şeyi (bu bilgiye ulaşmadan önce görmediği aynı şeyi) görür.

Ama bunu bilmeyen kimse bu tür olayları ne kadar büyük bir dikkatle izlerse izlesin, onların gördüğünü göremez… Bu ilişki algılanan olaylarda yoktur çünkü…

Ama Arşimet ilkesini öğrendikten sonra tüm varlıkları algıladığı gibi, olaylarda bu bilgisini de algılar … Açıklıkla görür.

Bu olay ışığın etkisine benziyor: Aydınlanan bir odada hiç bir şey değişmez. Her şey karanlıktaki gibidir. Ama her şey görünür olur… Bu tür ilişkiler de, aklın ışığında görünür oluyorlar. Her şey olduğu gibi olur. Kayık yüzer, taş batar, balon uçar. Ama biz bütün bunlarda (aklın ışığında) yeni bir şeyi de görmeye başlar: Arşimet ilkesini…

İşte şekliyle insandan çok maymuna benzeyen bu ilk insan böyle bir aydınlanmayı yaşamaktadır: Elindeki kemik yalnızca kemik değildir artık; onda vurmakla parçalanan bütün olayları görür; bu arada avlanan hayvanları da… Onları da…

Coşkuyla havaya fırlatılan kemik bir uzay aracı olur. Böylece alet olarak kullanılan kemikten uzay aracına kadar insanın yaratmaları açıklanmıştır: Evrende matematik bir düzenin varlığını fark etmek, bunun şaşkınlığı ve korkusu… Alet yapma bu tür fark edişin, bu tür yaşantının bir ürünüdür…

12. Alet yapıp kullanmaya başlamalarından sonra, maymun görünüşlü bu insanların yaşamında önemli değişmeler olur.

a. Şiddet başlar: Daha önce çatışmalar sırasında yalnızca çığlıklar atarken, şimdi (su ile ilgili çatışma sırasında) başka bir insanı (hayvanı) öldürür.

b. Yiyeceğini almak için gelen hayvanlar karşısında bağırmalar dışında hiç bir şey yapamazken onları avlamaya başlar.

c. Avlanmayla birlikte yiyecekleri değişmiştir. Eskiden toprağı eşerek, çalılıklardan bir şeyler toplayarak yaşarken şimdi et yemektedir ve yiyecek bolluğu yaşanmaktadır.

d. İçlerinden bazıları öne çıkmaya ve lider rolü oynamaya başlamıştır.

 13. Alet olarak kullanılan kemikten aya giden feza gemisine kadar uzanan olayları konuştuk.

Filmdeki sesler de bu değişmeyi çok güzel veriyor:

Başlangıçta boşlukta esen rüzgar sesi.

Kemiğin alet olarak algılanması sırasında davul sesleri: Davul dikkat çekmek için kullanılan bir müzik aletidir. Davul sesleriyle adım adım ilerleyen bir gelişme verilir. (Kesintisiz akan bir hareketin tersine) Davul vuruşları arasındaki mesafe bile eşit değildir. Davul, ilkin peş peşe vurulur. Dikkatleri iyice bu noktaya toplar. Ardından vuruşlar arasındaki mesafe durmadan artar. Bu arada tüm sesle de yükselip açılmaktadır. (R. Strauss’un Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü) Bir şeyi fark etmenin coşkusu. Coşkuyla yeni bir şeye ulaşmanın müziği…

Sonra (Uzay gemisinde) vals… Vals tekrara dayanır. Coşkuyla yaşanan, ama ilerlemeyen tekrar… Evrendeki değişmez tekrarları fark etmenin taşkın coşkusu bitmiştir artık. Tekrarların güzelliği yaşanmaya başlamıştır… Biteviye süren tekrarların huzur dolu uyuşukluğu da hissedilir: Uzay gemisinde iş aletlere bırakılmıştır. Artık insan uykuya dalabilir. Aya bir görevle yolculuk etmekte olan kişi uyumaktadır. Ona uyandırmak için gelen kadın hafif, ama insanın canlılığına ters düşen bir ağırlıkla yaklaşır. Büyük teknik başarı, ama uyuşukluk getiren bir huzur yaşanmaktadır… İlerilikleriyle hayranlık yaratan araçlar, usanç yaratacak ölçüde uzun süre gösterilir.

Bu noktada usanç veren tekrarlarla uzay gemisinde yaşananları biz de yaşarız… Daha önce de yapmıştı bunu Kubrick: İnsanı insan yapan şeyi (evrendeki düzeni fark etmenin ve bu düzeni kullanmanın sevincini) yaşatarak göstermişti. Düşüncemizle değil duygularımızla anlıyoruz bir kez daha…

Hele Jüpiter’e yolculuk sırasında… Her şeyi Hull gibi gelişmiş bir bilgisayar yönettiğinden insanlar o kadar gereksiz olmuştu ki personelin çoğu uykuya geçirtilmişti. Aya yolculukta gene de hizmet veren bir kadın vardı… Burada o da yoktur artık. Gerçi uyanık iki insan vardı ama onlar da birbirleriyle konuşmazlar. Ancak Hull hayati bir sorun yarattığında ne yapacaklarına karar vermek için bir araya gelirler. Sıkıntı ve donukluk… Satranç oynar; ama bilgisayarla. Resim yapar; ama bilgisayara gösterir…

Neden?

Çünkü bilgisayar insanlardan daha değerlidir. İnsanların yaptığı her işi yapıyor ve üstelik yanlış yapmıyor.

Duygulara da sahip olan, en gelişmiş bilgisayar Hull o kadar gururludur ki, kendisine neden insanlarla birlikte çalıştığı sorulduğunda verdiği karşılık çok ilginçtir: “Yine de, insanlarla çalışmaktan huzur duyuyorum” der.

Verdiği karşılıkla Hull, aslında insanlarla çalışmasının yersiz bir şey olduğunu dile getiriyor… Bir alçakgönüllük bizimle çalışması. Ama haklıdır Hull; insanlar da onun gibi düşünüyor. Bütün iş ona bırakılmış. O kadar ki (haklı olarak) Jüpiter’e gitme başarısını kendi başarısı olarak görüyor. Bir aksama tespit edilip, devre dışı bırakılmak istendiğinde bu başarıyı insanlara kaptırmamak için onları öldürmeyi düşünecektir…

14. Dave’in aya vardığında kızıyla yaptığı konuşma ilginç: Kızının doğum günü… Annesini sorar; kızı annesinin dışarıda olduğunu söyler. Çalışan kadının nerede olduğu sorulduğunda, “arkada” der. Hele babası doğum günü hediyesi olarak ne istediğini sorduğunda kızının verdiği karşılık çok ilginçtir… Telefon ister… Babası birçok telefonu olduğunu söylemesine karşın, gene de telefon ister…

İlişki istemektedir kız. Ama ilişki söz konusu olunca, telefondan başka bir şey aklına gelmez. Aletsiz komünikasyon düşünülemez…

Ne kadar acıklı bir durum…

Ay uzay istasyonunda çok ilginç başka bir konuşma daha var: Arkadaşının hanımına kocasının nasıl olduğunu sorar. Adriyatik’te deniz altında araştırma yapmaktadır.

Ayrılma sırsında kadına  “Eğer karşılaşırsanız kocanıza selam söyleyin” der.

Kadın, bir zaman ve bir yerde kocasıyla karşılaşırsa, selam söyleyecek…

 

15. Denenleri özetlersek:

İnsan evrendeki matematik düzeni ve amaçlılığı fark ettiğinde alet yaptı. Sorunları çözmede harikalar yarattı aletleriyle…

Sonunda hiç yanlış yapmayan bilgisayarları yapmayı başardı. İnsan gibi duygulara da sahiptiler… Bu bilgisayarlar uzay gemisinin tüm sorunlarını tek başına çözebiliyordu.

Eğer insanın ayırıcı niteliği sorun çözmekse, yanlış yapmayan bilgisayarlar bizden daha insan olmalı… Bu nedenle her alanı onlara terk etmekteyiz.

Jüpiter’e gitme işini tümüyle bilgisayar yapmaktadır.

Sorun çözmekle tanımlanan insan, sorun çözme işini bilgisayarlara bırakınca sıkıntıdan boğulmakta… İnsan olmaktan vaz geçmeyi çok ağır ödemekteyiz… Kuruyoruz. İçimizden hayat suyu çekiliyor.

 

16. (?) Tıpkı kara taşın görülmesinden sonra olaylarda köklü değişmeler yaşanmasındaki gibi filmde köklü değişmeler oluyor: Kubrick’in anlatış tarzı bile farklılaşıyor… Film klasik tavrı (idealizmin sanattaki karşılığı olan klasik sanatı) bırakıyor. (Daha önceki resim çalışmalarını anarsak; bu, Kandinski ve Klee’nin Maleviç ve Mondrian’ı eleştirmesidir.)

17. Kültür şoku yaşamasınlar diye halktan saklanan bir olay var: Ayda belli bir bölgeden geçen bütün araçlarda bilgisayarları yanlış çalışmaya başlamış… O bölgede araştırma yapılınca kara taşla karşılaşırlar:

Kara taşla ilgili araştırmak için gidenler anlaşılmaz yeni bir olay daha yaşarlar: Bilim adamları, tıpkı maymun insanlar gibi merak ve korkuyla yaklaşır… Taşı da içine alan bir resim çekmeye kalkıştıklarında fotoğrafını çekemezler. Taş bir araçla tespit edilmeye karşı çıkmıştır sanki…

Jüpiter’e giderken de anlaşılmaz şeyler olur: Yol boyunca kara taş eşlik eder. Ve de yolculuk sırasında kesinlikle yanlış yapmayacağı düşünülen bilgi sayar yanlışlık yapar.

İşin başka bir şaşırtıcı yanı daha var. Yanlışlığa neden olduğu söylenen parçanın araştırıldığında sağlam olduğu ortaya çıkar. Kısacası, bilgisayar sağlamdır ama, yanlış yapmaktadır… Aklın alacağı şey değil… Aklı ve bilgisayarları aşan bir şey var

 18. Bu taş, filmde “zekâ yaşamının kaynağı” olarak tanıtıldı bize. İlgi çekici yan şu: zekâ yaşamının kaynağı olan kara taşla ilgilenen her araç çalışmaz oluyor.

Ne demektir bu?

İnsanların sorunlarını çözmekte kullandıkları aletler akıllı yaşamın kaynağını araştırmak söz konusu olunca işe yaramaz oluyor.

Ya bu ne anlama geliyor?

Aletlerle çözdüğümüz sorunların yapısıyla yaşamın kaynağını araştırdığımızda karşılaştığımız sorunlar birbirinde özce farklıdır. Aletin mantığı, yaşamın olaylarına araştırmaya uygun değil. Aletlerin sorunlarını çözdüğü alanla yaşam alanı temelde bir birine benzemiyor.

19. Zekâ yaşamının kaynağı olarak tanıtılan kara taşla ilgili söylenenlere bakalım: Jupiter’e gidenlere verilen bilgiye göre,

“Yerdeki zeka yaşamının ilk kanıtı keşfedildi. Kraterin 14 fit uzağında gömülüydü. Jüpiter’e çok yüksek radyasyon dalgaları gönderiyor. Dört milyon yıllık siyah mermer tam olarak yerde kaldı. Kaynağı ve amacı hala tümüyle bir sır…”

20. Zekâ yaşamının 4 milyon yıl önce nasıl başladığını onlar bilmese de biz filmde gördük:

İnsanın zekâsını kullanmayı öğrenmesi evrendeki amaçlı, matematik düzeni fark etmesiyle başlamıştı. Ve zekâ bize alet yapma ve etkin olma fırsatı vermişti…

Ve şimdi açıklıkla söyleniyor: Zekâyı kullanarak yaşamın amacının ve kaynağının ne olduğunu bilemiyoruz: Kendini yaratan yaşamı akıl anlayamıyor…  Alet yapan zeka ve onun ürettikleri bu sorun karşısında işlemez oluyor.

 21. Bu denenleri aynen vitalistler söylemişti: Akıl alet (evrendeki tekrarları fark ederek alet) yapar. Ama hayat, aklı kullanmaya başlamadan önce de yaşayan canlılar vardı. Yaratıcı yarattığıyla anlaşılamaz… Akıl bir yaşamın aracıdır yalnızca… Diş, kanat, gözün (yaşamın yarattığı bu araçların) canlılar için anlamı neyse; beyinin de (ve onun fonksiyonu olan zekâ yaşamının da) anlamı odur: canlıların yaşamına ve evrime hizmet etmek…

Ve insan aklını kullanmaya başlamadan önce de yaşam vardı…

Hayatın aklı kullandığını açıklıkla görüyoruz ama ne amaçla kullandığı bir sır…

Vitalistler böyle konuşurdu.

Film de aynı şeyi söylüyor.

22. Neden teknik ilerledikçe sıkıntılarda boğulduğumuzu artık anlayabiliyoruz: Akla verdiğimiz büyük önem yanlışımız… En temelde olan şey değil akıl yaşantısı. Daha önce bir hayvanız… Canlıyız…

Film çok güzel veriyor bunu:

Arkadaşı öldürülen Dave Hull’ı devre dışı bırakmaktayken, soluk alıp verişini duyarız, net bir şekilde. Soluk, yaşamın en temel olayı… Yaşamın aklı kullanmaya başlamasında çok önce, soluk vardı. Yaşamın olduğu her yerde hep vardı…

Bir şey daha: Bu sırada başlığa vuran ışığın diş görünümü vermesiyle, başlığındaki göz biçimleriyle Dave tan bir sürüngene (timsaha) benzer. Sürünerek yaşayanlar, yere yakın olmalarıyla bu dünyaya bağlılığı, en aşağı ve en temelli ihtiyaçlara bağlılığı anlatır. Örnek olarak, Havva’yı kandıran yılandır. Yüceliklere değil, dünyaya bağlı basit ihtiyaçların sembolüdür yerde sürünerek yaşayanlar: sürüngenler… 

23. Jüpiter’den öteye yapılan yolculukta fonda işittiklerimiz de değişir: İlkin mekanik bir sestir duyulan. Uzay aracının sesi… Ama zamanla insan sesine, kilise korlarında yankılanan seslere benzer duyduğumuz… Daha da sonra ne motor ne de insan sesidir işitilen; güçlü bir enerjiyi düşündüren sesler duymaya başlarız: Aklın kaynağı, bir enerji kazanından gelen uğultudur duyduğumuz; kesintisiz, bir ritmi olmayan…

Seslerdeki değişim görüntülerdeki değişimle uyum içindedir…

24. Uzaydaki Odeseus’un karşılaştığı görüntüler çok önemli, çok anlamlı; ilgi çekici olduğu kadar:

Önce yıldızlı bir boşluktayız. Yıldızların arasında artan bir hızla geçerken üzerimize gelen çizgiler oluşturur… Daha sonra dikdörtgenler… (Kara taşımızın da böylesine düzgün bir formu vardı.) Renklenmeye başlar ekran. Ardından nebulalar görürüz: Her birinin toparlanıp binlerce dünya olacağını bildiğimiz nebulalar… Formsuz, dönen şeyler… Daha da sonra nebulalar, fizik şeylerden çok ilkel yaşam formlarıyla çıkar karşımıza… Matematiğin (aklın) soyut dünyasından biyolojinin (yaşamın) dünyasına geçilmiştir.

Biliyoruz; şimdi hayatın egemen olduğu dünyamız da böyle bir macerayla oluşmuştu. O zamanki enerji döngüsündeydi şimdiki yaşamımızın: akıllı yaşamımızın kaynağı…

Hayatın kaynağına kadar inen bu yolculuktan sonra, tersi bir yolculuk daha başlar: Bu sefer, o kaynaktan dünyamızın nasıl oluştuğunu izleriz.

Bu dönüş sırsında dünyanınkine benzer görüntülerin tam başladığı yerde, kristaller gösterilir. Kristaller cansız dünyanın molekül yapı taşlarıdır. İdealister bunun üzerinde çok durmuşlardı. Evren, düzgün yüzlü hacimlerden oluşmuştu onlara göre… Formsuz enerji kaynaklarının yerini sağlam formlar: yapı taşları alıyor…

Ve yavaş yavaş dağları ormanları, denizleriyle dünyamız oluşuyor gözlerimizin önünde…

 25. Şaşırtıcı bir geçiş yaşanır birden: Dave’i Jüpiter’e seyahat ederkenki uzay giysisiyle, geniş bir mekan içinde görüveririz.

Bu nasıl olur diye soruveriyoruz kendimize…

Ama sorumuzun yersiz olduğunu fark ediyoruz derken: İzlediğimiz bir haber filmi değil; bir sanat eseri… Bu nedenle bu geçişle ne demek istendiğini araştırmalıyız… Burada aklı aşan bir olay sembollerle anlatılıyor. Anlatılanları aklın kavramlarıyla değil sezgimizle anlamaya çalışmalıyız.

(Aklı yaratan hayatı anlamaktan söz ediyorum… Bu dediklerimi kelimesi kelimesine bir Vitalist filozof da söylerdi.)

 

26. Klasik tarzda yapılmış ve döşenmiş bir salonda bulur kendisini Dave… Yaşlanmıştır… Yemek yerken… Jüpiter’den öteye, aklın kaynağından öteye, sonsuzluğa seyahat eden Dave’in ölüşünü izleriz… Akıllı yaşamın gerisindeki sonsuzluğu görmüş olan Dave’in… Problem çözücülüğüyle insanı temsil eden kişinin o zengin tecrübesiyle olanları bir kez daha gözden geçiririz…

 

27. Ölmek üzeredir Dave. Elini güçlükle kaldırır ve bir şeyi gösterir… Karşısında akıllı yaşamın kaynağı olan kara taş vardır. Taşın içine gireriz objektifle birlikte. Üzerimizde aydınlanan bir gök cismi… Daha da yukarılara yükselir bakışımız. O gök cismini aydınlatan bir gök cismini görmeyi bekleriz. Ama bir fetusla karşılaşırız… Fetus ışıktır… Deminki gök cismini aydınlatan Fetus yukarılardan bakar bize… Gülümser… Duruşuyla kurtarıcı İsa’yı hatırlatır…

    Problem çözen Odeseus ölmektedir, ama hayat devam edecektir, akıllı yaşamın kaynağı olan hayat…

Hayat bu sorunu da çözecektir: kendisini akıllı varlık diye tanımlamasıyla, aklıyla yaşama ters düşen insanın sorununu da… Sıkıntılarından kurtaracaktır onu. Fetusun bize (seyircilere) bakışından, kurtuluş vaad eden gülümsemesinden anlarız bu deneni…  

 

28. Demek yeni bir dönem başlıyor Odeseus’un (Problem çözen insanın) feza macerasıyla…

Maymunsu yaratık bu taşı gördüğünde (evrendeki düzeni fark ettiğinde) yeni bir dönem başlamıştı.

Şimdi de yeni bir dönem başlıyor olmalı… Akla değil, yaşama önem verenlerin çağı… Aklı yaratanı görenlerin, hayata dönenlerin çağı… Akla göre yaşayanlar yerine, yaşamı dinleyenlerin çağı… Tekniğin getirdiği sıkıntıdan böylece kurtulacağız.

 

29. Bir olay daha var: Böyle bir taşın bulunması halktan saklanıyor… Nedeni de halkı korumak… Eğer gerçekler olduğu gibi söyleniverirse hak kültür şoku yaşarmış…

    Neden yaşasın ki?

Filmde anlaşılması zor görünen olaylardan biri de bu.

 

30. Filmin mitolojiden çok şey aldığını görmüştük. Jüpiter’in yaşamındaki yerini araştırmak bu konuda da sorunu çözmeye yardım ediyor:

Jüpiter kent düzenini sağlayan tanrı… Romalı bir kenti aldığında, ya da yeni bir kent kurduğunda ilkin Jüpiter tapınağı kuruyor bu nedenle…

Jüpiter’e kadar uzanıyor akıllı yaşamın etkisi… Ondan öte düzenin olmadığı, formsuz kitlelerin dolandığı bir alan…

Yaşamın temelinde düzen arayan kent yaşamını tehdit eden bir şeyler var…

 

31. Akla ve toplumun aradığı düzene karşı bir şeyler var yaşamda. Kubrick her filminde bunu hissettirir bize… Bu güce saygı duyar, yüceltir onu… Otomatik Portakal adlı filminde ele alınıp incelenecek.