MATERYALİZM

Materyalistlerin Yaşam teklifi

1. Materyalistler varlıkların temelde madde olduğunu söylüyor.

2. Marks’taki şekliyle konuşacak olursak “materyalizm” üç anlamda varlığın aslında madde olduğunu söylüyor:

A. İdealizmle savaşan materyalizm varlıkların algılanmayan bir temelde madde olduğunu savundu.
Onlara göre madde:
a. Yer kaplayan
b. Çekme ve itme güçlerinin etkisiyle hareket eden bir şeydir. (Amaçlı güçlerin varlığını kabul etmezler. Amaç gerçeği gölgeleyen bir yaşantıdır.)
İdealizmle tartışan materyalistler, algılanmayan bir temelde savaş verdiğinden, (tıpkı idealistler ve vitalistler gibi) olaylarla temellendiremezler söylediklerini. “Madde” dedikleri, algılanamayan temel bir varlıktır: Düşünülen bir şeydir… Bu anlamda Materyalizm de metafizik bir görüştür.

B. Olay dünyasında yer kaplayan ve hareket eden şeylere de “madde” diyoruz. Bu anlamda madde, algılanan bir şeydir. Söz konusu bu dünyada, materyalistler bilinç olaylarının gerçek olmadığını, tüm bilinç olaylarının madde tarafından belirlendiğini savunuyorlar. Örnek olarak elimdeki yarayı görürsünüz; maddi bir şeydir. Ama acısı başklaları tarafından görülemez ve yer kaplamaz. Bu anlamda bir öğrencinin okula gitmek düşüncesiyle evden çıktığını da söyleyemeyiz.

C. Toplumsal alanda ekonomi olaylarının (özellikle üretim araçlarına göre oluşan sınıf ilişkilerinin) tüm toplumsal olayları belirlediğini savundular. Toplum alanında bu varsayımı kullanarak toplumsal araştırmalar yapılabilirdi. Ama Marks araştırma yapmak yerine (tıpkı Descartes gibi) kendi ön kabullerinden mantık yoluyla sonuçlar çıkardı:

Örnek olarak kapitalist toplumlara karşı çıkışını ele alalım:
a. Algılanmayan bir temelde tek gerçek maddedir. (İdealizme karşı)
b. Bu nedenle değeri artıran emektir. (düşünüyoruz)
c. Gene bu nedenle, kârın önemli bir kısmını emekçilere vermediğinden kapitalist hırsızdır.
d. Kârın tümü üretenlere (pazara alıcı olarak çıkanlara) verilseydi sistem işlerdi. Üretenler bütün malı tüketebilirlerdi.
e. Ama kârın önemli bir kısmını (alıcı olmayan) patron aldığından, üretenler pazardaki malın tümünü satın alamaycaktır. (Bu sonuç da matematikteki gibi düşünülerek çıkarıldı.)
f. Satın alınamayan mal pazarda birikecektir durmadan (düşünülerek varılan sonuç gene)
g. Pazar mal doluyken üretim yapmak gereksiz olduğundan bir süre sonra üretim duracaktı. Pazar malla dolu olduğu halde alıcı tüketemeyecek.
h. Ve sistem bu nedenle çökecek.
Yeniden dersek bu, metafizik varsayımlardan hareket ederek, düşünme yoluyla üretilen bir düşünce sistemidir.

3. Nasıl yaşamalı konusunda söylediklerine gelince:
“Kullanma” ve “yabancılaşma” önemli kavramlar Marks’ta.
“Kullanma” kavramını Hegel’den almış: Canlılar gibi insan da (yalnız insan bu konuda çok ileri gitmiştir) çevresindeki her şeyi kendisi için kullanır.
Çevresindekileri kendi için kullanamayan ve kendi yapamayan dünyayı kendisine yabancı ve düşman olarak algılamaya başlar. Kapitalist toplumda yalnızca işçiler değil kapitalistler de (üretim olayının dışında kaldıklarından) yabancılık çekmekteler.

4. Bu noktada Freud’la Marks çok benziyor birbirlerine:
İkisi de bilinçli yaşamın gerçeği vermediğine inanıyor: Kişilere de toplumlara da neden böyle yaşadıkları sorulsa, onların söyledikleri gerçeği vermez. Örnek olarak ünlü Kadro dergisinin de teziydi bu: İstiklal savaşına katılanlar ülkeleri için, din için, padişah için savaştıklarını söylüyordu ama gerçek değildi bu… Onları güden ekonomik olayların farkında değillerdi; tıpkı Freud’un hastaları gibi; hastaydılar.
Marks toplumsal tedavi işini üslenmiş biridir, bu açıdan bakılınca…

5. Ne yapmalıydık?
Düşüncelerimizi toplumsal olaylar belirler.
Onlara uygun davranmadıkça kendimize yabancı bir dünyada ve ona katlanıyor olmanın sıkıntısını yaşarız. (kapitalistler zenginlikleriyle kıvanıyor olabilirler; ama farketmeseler de aslında onlar da yabancılaşmanın acısını çekerler aslında.)
İşçi sınıfının hakları için savaş (onlar üreten olduğundan). Önerilen bu…
Bu bakımdan bakınca idealistlerden pek farkı yok: Kendimizi değerli bir sınıfın üyesi olarak görmemiz ve böylece yaşadığımız sıkıntıları aşmamız isteniyor bizden.
İdelerle, tanrıyla kaynaşarak bireysel varlığımızı terketmenin yerini, sınıf için kişiselliğimizden vazgeçmek alıyor.

6. Marks son tanınmış materyalist.
Eskiler de Marks gibi (Epikür örnek olarak) algılanmayan temelde varlığın yer kaplayan ve çeken ya da iten gücün etkisiyle hareket eden amaçsız bir şey olduğunu söylüyordu.
Böyle bir dünyada eksilmeler (çıkma), artmalar (doyum) olabilirdi ancak.
Bütün evren bilince, doyum arıyor gibi görünüyordu…
Bu nedenle bütün eski materyalistler amaçlanacak tek şeyin, doyumun hazzını arama ve açlığın acısından kaçma olduğunu savundular.
En akıllıca tutum, doğru bir haz ve acı hesabı yapmaktı…

7. Freud da materyalist bir düşünürdü:
Bir örnekle dersek: Bebek meme emiyorsa, bunu ağzın çevresinde birikmiş olan id enerjisinin yarattığı gerginlikten kurtulmak için yapardı. Tekrar tekrar emme harketleriyle ağzın çevresinde birikmiş enerjiyi kullanarak yok edecekti…
Haz ve acı…
İki yol gösterici…
İyi hesap yapmanız gerekiyor: Olabildiğince çok haz, olabildiğince az acı…
Yalnız Marks’ta durum biraz değişiyor: İdealist Hegel’den aldıkları nedeniyle… Kendimizi değil, sınıfımızla kaynaşarak yaşamalıyız. Bunu yapmazsak yabancılaşmanın boğuculuğunda cehennem azapları çekecektik…