Doğruluk Değeri ve Tartışabilirlik İlkesi

(İÖ. 6., 5. yy. Yunan felsefesi, Fizikçiler, Sofistler, İÖ. 3.yy. Kuşkucular, Bilim, Fenomenologlar ve Sartre, Mantık Analitikçileri ve Pragmatistler’de)

 

Eski konuşmaların özeti: 13. hafta

 

İ.Ö. 6. yy. Yunan felsefesi:

Gariptir, felsefe şu içinde yaşadığımız, algılamakta olduğumuz dünyayı araştırmakla başlamadı.

Algılanmayan bir başka dünyanın asıl gerçek olduğunu söyledi ve o algılanmayan dünyayı araştırdı.

Öte dünyayı araştırma günümüze kadar sürmüştür. Günümüzde de sürdürenler var…

 

Sofistler:

Algılanmayan dünyanın araştırılmasının bir yere varmayacağını fark ettiler.

Ama toplumsal olayların kaynağını ve amaçlarını araştırdılar.

Ve bu alandaki araştırmaların da (amaç ve kaynak araştırmalarının da) tıpkı algılanmayan dünyanın sorunları gibi cevaplandırılamaz sorular olduğunu fark etmediler.

 

Kuşkucular (İ.Ö. 3.yy.):

Asıl gerçek, kaynak ve amaçla ilgili araştırmaların da bir sona varmayacağını gördüler.

Çözülmez sorularla uğraşmak ruh huzurunu bozuyordu: mutluluğumuzu engelliyordu. Bu nedenle bu sorularla uğraşmayı bırakmalıydık.

Algının doğrudan verdiği bilgilerin yaşamak için yettiğini savundular. Bu nedenle bu alanda (içinde yaşamakta olduğumuz bu dünya ile ilgili) araştırma yapmak gereksizdi onlara göre.

 

Bilimsel Bilgi:

Kuşkucuların aksine, algılanır dünya ile ilgili metotlu ve yararlı bilgiler oluşturabileceğimizi gösterdiler:

Bilimsel bilgi, sanıldığı gibi gözlemin ürünü değildi.

Belli kavramlara dayanarak belli ölçmeler yapılır, bu ölçmelerle formüller oluşturulur ve bu formüller olayları öngörmeye yararsa; doğru diye kabul edilirdi (önceden görmeye yaradıkları ölçüde).

Diğer yaygın bir yanlış, bilimsel bilgilerin kesin kabul edilecek doğrular olarak görülmesindeydi: Bilimde doğru önermeler yoktu, doğruluk değeri durmadan artan önermeler vardı.

 

Fenomenologlar:

Olayların doğrudan verdiği bilgilerin (kuşkucuların yeterli bulduğu bilgilerin), bilginlerin belli bir metotla elde ettiği bilimsel bilginin yanı sıra bir tür bilginin olduğunu savundular:

Olaylarla ilgili her türlü bilgimizi (var oldukları bilgisini de) bir kenara bırakırsak,

ve kalan olayların ortak yanlarını tasvir edersek; her türlü bilgiye temel oluşturan (bilimsel bilginin de temelini oluşturan) “fenomen tasvirleri”ne ulaşırdık.

 

Bu bilgiler şartsız doğruydu (kanıt gerektirmeyecek ölçüde doruydu): Her türlü bilgi geçerli olmak istiyorsa fenomen tasvirlerine uymak zorundaydı.

 

Eksistansiyalistler (Sartre örneğiyle):

Sartre araştırmalarında Fenomenoloji metodunu kullandı ve vardığı sonuç “İnsan özgür”dü; daha doğrusu “insan özgürlüğe mahkum”du.

Mahkumdu, çünkü özgürlükten kurtulmak istese bile bu insanın elinde değildi.

 

Sartre’a şöyle bir eleştiri yapılsa: “Bir mahkumu düşün, kaçması olanaksız… Özgür insanlar gibi kapıyı açıp, çıkıp gidemiyor. Bu kişiye özgür diyebilir misin?”

 

Sartre insan davranışlarına sınırlar konamayacağını söylemiyor ki…

Ne ölçüde aşılmaz sınırlar konursa konsun, umutsuz bile olsa, karşı çıkma olanakları her zaman vardır.

 

O mahkum kaçmaya karar verebilirdi;  cesurca, kurnazca, umutsuzca ve ölümü göze alarak. Durumunu daha da zorlaştıracak yolda, anlamsız saldırganlıklar da sergileyebilirdi; belki de dayanıklılığına ve kendi cesaretine hayranlık duyarak, destansı bir atmosferde…

Konan sınırlar içinde en iyisini yaşamaya da karar verebilir ve hareket azlığının vereceği zararları önlemek için kendini spor yapmaya verebilir ya da kendini sanata, dine, bir şeye adayabilirdi…

Alışkanlıklarımız fark ettirmese bile her durumda kullanmak zorunda olduğumuz kocaman bir özgürlük alanımız var.

Özetle hücreye kapatılmış bir insan bile kendisini seçimler yapma durumunda yaşar. Çünkü bütün insan fenomelerinin özünde olan bir yaşantıdır özgürlük.

Kendini robotmuş gibi yaşayan insana insan denemez.

Böyle bir yaşantıyı düşünemeyiz bile.

 

14. hafta:

Sartre’da özgürlüğümüzü kullanarak özgürlüğümüze son verme hikayesi:

Sartre göre, insan dünyasında baskı, kaçınılmaz bir sürecin sonucu ortaya çıkan bir olaydır ve bu durum algı fenomeninin ürünüdür.

Bu konuları geçen hafta konuşmuştuk.

 

Bu hafta bir örnekle baskının ortaya çıkış hikayesini yeniden ele aldık:

  1. Bir erkek, bir çok boş masa varken, yalnız oturan bir kadının masasına gider ve o masaya oturup oturamayacağını sorarsa, kadın da erkek de özgürdür: Tam bir özgürlük yaşanmaktadır
  2. Masaya oturduktan sonra erkek konuşmaya başlarsa, gene özgürdürler. Ama bir şey değişmiştir: Kadının konuşmaktan kaçınması da, erkeğin konuşmadan oturması da biraz gariptir artık… Cılız da olsa bir baskı yaşanmaya başlamıştır.
  3. Sonraki günlerde; kadın da, erkek de kafeye geldiklerinde, kim önce gelmişse diğerinin yanına gidip oturabilir. İkinci güne göre onuncu ve sonraki günlerde bir şey yavaş yavaş değişir: İki taraf da sonra gelenin yanına gelip oturmasını bekler… O günlerde diğerinin yanına gidip oturmakta konusunda özgürdürler… Ama bir şey daha değişmiştir: Eğer bir gün biri başka masaya gidip oturursa, diğeri neye yanına gelmediğini sorabilir; hesap soracak durumda olmasa bile sorabilir… Amaçlar (projeler) doğrultusunda yapılan özgür seçimler yavaş yavaş karşısındakine bir takım haklar kazandırmaktadır…
  4.  Kafe dışında buluşma ve birlikte bir şeyler yapmak konusunda da özgürdürler… Birbirlerinin evine gitme, birbirlerinin evinde kalma konusunda da… Ama her özgür seçim, özgürlüklere sınır koymaktadır: Her biri diğerini, karşı cinsten biriyle yakın ilişkide görürse hesap sorabilir artık… Hesap sorabilirler. Ama her iki taraf da hesap vermeyeceğini ileri sürebilir ve kestirip atabilir. Bu durumda karşı taraf ne yapacağına karar vermesi gerekir, özgür olarak… Ama durumu kabul ederse, karışma hakkını yitirmiş olacaktır. Özgür değildir artık; soru soramaz…
  5. Bir evde yaşamaya başlayabilirler. Konuşsalar da konuşmasalar da birçok konuda kararlar verilir (amaçlarına göre, özgür olarak) ve o kararlarla birlikte özgürlükler yitirilmeye devam eder. Örnek olarak biri kirayı ödemeyi kabul etmişse, artık hesap verme durumundadır.
  6. Ve de evlenmeye karar verme konusunda da özgürdürler. Ama bir kez evlenmeye karar verirlerse artık kurallar hukuk kuralıdır, kendi seçtikleri, kendilerinin oluşturduğu kurallar değildir onlar… Bütün topluma hesap verme durumundadırlar… Kurallara uyulmadığında hapse atılabilir, bir takım hakları elinden alınabilir… Hep kişilerin kendi projeleri doğrultusunda özgür kararlarıyla, özgürlük adım adım yitirilmiştir.
  7. Özgürlüğü bırakma çok ağır geldiği halde, eğer bir gün gene kafede karşı cinsten birinin masasına oturmak için izin isterse, yeniden tepeden tırnağa özgür karar vermiştir…. Eşinden ayrılabilir veya yeni ilişkilerde, özgür kararlarla özgürlüğüne sınırlar koymaya devam edebilir…
  8. ilişkide de özgürlüğünü yitirmeye dayanamazsa, yeni ilişkilerle özgürlüğünü özgür kararlarla bırakmaya devam edebilir: Şeyleşmeyen ilişki yoktur.

Özgürlüğü yeniden yaşamak için eski eşiyle şeyleşen ilişkisini bırakabilir; özgürlüğünden bir daha vazgeçme sürecini başlatabilir.

15. hafta:

Mantık Analitikçileri (20. yy.):

Tartışmalara yalnızca bilimsel metotla son verilebileceğini düşündüler: Neyin doğru olduğuna karar vermek yalnızca bilimin işiydi…

Felsefeye de bir iş kalmıştı: Tartışılabilecek önermelerle tartışılmayacakları ayırmak…

Tartışılamayacak sorular tartışılmamalıydı; kuşkucuların gösterdiği gibi bir sona varmıyordu çünkü…

Tartışılabilecek önermeleri değerlendirmek de bilimin işiydi. Bu nedenle Felsefe tartışılabilecek önermeleri ayırdıktan sonra, değerlendirmesi için bilime aktarmalıydı…

Demek:

  1. Algının doğrudan verdiği bilginin,
  2. Fenomen tasvirleri yapmanın
  3. Bilimsel araştırmaların yanı sıra

bir araştırma alanı daha olacaktı:

Önermelerden tartışılamayacakları (metafizik olanları) ayırmak…

Mantık analitikçileri, bu anlamda, “dili tedavi etme” görevini üstlendiklerini, “dil doktoru” olduklarını söylediler.

Pragmatistler:

Pragmatistler de doğruluk konusunda yalnızca bilimsel metoda söz hakkı tanıdılar.

Ama bilimsel metot çok ağır ilerliyordu, yaşamsa sabırsızdı: Kısa bir süre içinde tepki vermezsek, bir şeyler yapabilme şansını yitiriyorduk.

Bu durumda:

Bir sorunla karşılaştığımızda,

verdiğimiz tepkiler işe yaradığı sürece,

onları doğru saymalıydık ve kullanmaya devam etmeliydik.

16. hafta:

Bilimciler:

Bilimciler bilimsel önermeleri doğa kanunları olarak gördüler: İnsanlar toplumsal kurallara uyduğu gibi doğa da doğa kanunlarına uymaktaydı; aksatmadan…

Böylece doğayı matematik bilen ve  bu matematik formüllere göre hareket eden bilinçli bir varlıkmış gibi düşünüyorlardı…

Bir terziyi düşünün… Elindeki kumaşı kesiyor, biçiyor ve müşterisinin üzerine uygun hale getiriyor.

Şimdi bu terzinin, kumaşı müşterisinin bedenine uygun hale getirme uğraşını unutup şöyle konuştuğunu düşünün: “Hayret ediyorum; yaptığım bütün elbiseler müşterilerimin bedenlerine tıpa tıp uymak için nasıl da uğraşıyor!”

Bilimcilerin durumu da bu terzinin durumuna benziyor aslında:

Dili işleyip olaylara uygun hale getiriyorlar ve de ardından doğanın bu dil formüllerine uymaya çalıştığını düşünüyorlar.

Bilimcilerin görüşü de metafizik…

Bilimciliğin yeri İdealist, Materyalist, Spiritualist, Vitalist görüşler arasındadır.