YAPISALCILAR

Anlam farklılıklardadır:

Örnek olarak Türkçe’yi hiç bilmeyen birine “dere” sözcüğünün neyi gösterdiğini öğretmek istiyorsak, çok sayıda (yüzlerce, binlerce…) dere göstermek kesinlikle bir işe yaramayacaktır. Varsayalım bir selle karşılaşsa bu binlerce dere görmüş kişi, ona da “dere” denip denmeyeceğini kesinlikle bilemeyecektir. Aynı şekilde bir fabrika atığına da, kaynak suyuna da, bir ırmağa da “dere” denip denmeyeceğini kestiremeyecektir. Hatta içmek için kendisine getirilen suya bile “dere” diyebilir, eğer dili öğretme sırasında gösterdiğimiz derelerden birinde su içmişse… Kısacası; birine “dere” sözünü öğretmek istiyorsak, o kimseye çok sayıda dere gösteremek hiç bir işe yaramayacaktır. Eğer derenin, dereyle karışabilecek şeylerle (sel, atık, su, çay ….) farkını göstermişek, bir tek dere ile karşılaşmış olması bile yetecektir, “dere” kavramını öğrenmesi için.

Öyleyse:
Farklılıkları kavradığımızda gösterenin neyi gösterdiğini anlamış oluruz. Sözcükler de (gösterenler de) farklılıklardır temelde:
Örnek olarak “kabak” sözcüğü Türkçedir. Ama “kabah” da, “gabah” da, “gabak” da; bu arada bir yabancının, ya da bir çocuğun duyduklarımıza hiç benzemeyen dediği de Türkçedir ve aynı şeyi gösterir. Öyleyse, gösterenler belli bir ses grubu değil; çünkü bütün bu farklı deyişler de hep aynı şeyi göstermekte…
Buna karşılık “dabak”, ses olarak yukarıda saydıklarımıza benzese de aynı gösteren değil; sözlüklerde “tabak”la gösterilen başka bir şeyi göstermekte…
Neden?
Çünkü bu sözlere çok benzese de, başka bir ses grubunun içinde yer alır: “tabak”, “tabah” ….. türünden ses gruplarının… Ve de “kabak”, “gabah”, “gabak” gösterenlerini tanımam, onlara benzeyen “tabah”, “tabak”dan ayırmamla gerçekleşebilir ancak… (Ve diğer benzer ses guruplarından ayırmamla aynı zamanda.); tıpkı dere ve benzerlerindeki gibi…
Öyleyse:
Gösterenler de, belli bir ses grubu değil, bir ses farklılıkları sistemidir (yapısıdır). Dil farklılıkların oluşturduğu bir yapıdır ve ve algılanamaz: Türkçe; (“kabak”, “gabah”, “gabak” ……. lararın aynı ve “tabah”, “tabak” …… lardan farklı olduğunu söylememi sağlayan) bir farklılıklar bilgisidir. Bu bilgi algılanamaz: Türkçe algılanamaz. Saussure (Ferdinand de Saussure / 1857 – 1913) bu algılanamayan dile (farklılıklar bilgisine) “language” diyor. Duyduğumuz “kabak”, “gabah”, “gabak”, “tabah”, “tabak” ve diğerleri bu dilin uygulamalarıdır. Saussure bunlara “parol” diyor.

Anlamlı konuşmamızı sağlayan bu farklılıklar (gösterenleri ve göstergeleri oluşturan bu farklılıklar) bir yapı oluşturur. Saussure’e göre dil (language) zaman içinde değişmez, uygulamaları (paroller) değişir.
Gösterenlerle gösterilenler arasındaki ilişki keyfidir: Her dil evreni sınıflar ve bu sınıflama keyfidir. Bir dil dereyle ırmağı ayırmazken, bir başka dil hızlı akan dereyi ayırıp, ona başka bir ad verebilir. Her dil bir sınıfı göstermede kullandığımız sesleri oluştururken keyfi çalışır: Örnek olarak dereye “santı” da diyebilirdi, başka şey de… Dereyi “dere” ses grubuyla göstermeye zorlayan hiç bir kural yoktur Türkçe’de. Göstergelerle gösterilenler arasındaki ilişki de keyfidir: “dere” sözcüğü ağaçları göstermek için de kullanılabilirdi. Ağaçlarla “ağaç” sözcüğü arasında hiç bir ilişki yoktur; birine bakarak diğerini çıkaramayız ve böyle bir çıkarımı gerçekleştirmek için bir kural da yoktur. Her dilde dil unsurları belli bir düzene göre dizilirler:
Örnek olarak “Ahmet gelecekti” cümlesi… Söz konusu cümleyi dil unsurlarına ayırarak yeniden yazarsam: “Ahmet gel-ecek-ti”
Ondaki dil unsurlarını keyfimce sıralayamam; şöyle diyemem mesela: “tiecekgel ahmet”

Dil unsurlarını farklı sütunlarda gösterirsek:
Ahmet gel ecek ti
Ahmet gel ecek ti
Buradaki her sütuna başka dil unsurları da koyabiliriz:

1 2 3 4
Ahmet gel malı dir
Kedi kaç y- İmiş
At kişne ebil ir
Yıldız doğ u yor

Birinci sütuna ağaç, Mehmet gibi sözcükler koyabilirim ama örnek olarak “ti”yi koyamam. İkinci sütuna başka fiiller koyabilirim ama “ecek” gibi bir şey koyamam. Dördüncü sütuna da bir isim koyamam “Ahmet” gibi. Eğer yukarıda olamaz dediklerimi yaparsam, “ticekgel Ahmet” gibi bir şey çıkar ortaya… Anlamsızdır. Anlamlı konulmak istiyorsam, dilin bu dizin kurallarına uymam gerekir.
Dil bir bakıma bu dizin kurallarıdır… Yapısalcı Toplumbilimciler toplumsal olayların da dil gibi yapılandığını varsaydılar ve toplumsal olayları bu yeni anlayışla araştırdılar: Yapısalcıların amaçları toplumsal olayları oluşturan farklılıklar ve dizinsel yapıları ortaya çıkarmaktı aynı zamanda.

Başlatanı Levi-Strauss (Claude Lévi-Strauss / d.1908)
Mitolojileri araştırdı ve bütün mitolojilerdeki olayların (tıpkı dillerdeki sözcüklerin bir dizin oluşturmasındaki gibi) bir dizin oluşturduğunu söyledi. Vardığı sonuçlar, araştırdığı mitolojiler için geçerli değildi yalnızca; bilinmeyen ve daha söylenmemiş mitolojiler için de geçerliydi… (Yapısalcı dil araştırmacıları da buldukları yapıların bütün diller için geçerli olduğunu söylemişlerdi: Dil kuran zihin insan türünde ortaktı…) Mitolojileri kuran zihin de ortaktı: aynı zihinsel kuralları izlemekteydi…
Levi-Strauss’tan sonra her türlü toplumsal olay bu anlayışla araştırıldı: Örnek olarak restoranda yemek yemek bile bu tür dizinlerin ürünüydü onlara göre: Masaya oturduğunuzda garson, hemen tatlı getirip koymaz önünüze, ya da çay, kahve ikram etmez. Balıkla şarap ısmarlayabilirsiniz ama, ayran ısmarlayamazsınız. Anlaşılmazsınız, ilişkide aksarsınız. Her yapılan hareket, her seçim yeni seçimlerinizi sınırlar ve yeni olanaklar oluşturur. Tıpkı dil dizilerinde olduğu gibi… Bu anlayışla restoranda yemek yeme olayındaki yapıları araştırdığınız gibi, otobüse binme olayındaki yapıları, evlenmedeki yapıları da araştırabilirsiniz. Lacan (Jacques Lacan / 1901 – 1981) bilincimizin de dile göre yapılandığını savundu ve Freud’u bu anlayışla yorumladı.