SARTRE

Sartre’da baskının kaçınılmaz biçimde ortaya çıkış hikayesi ve diyalektik anlayışı:

Eski konuşmaların özeti:
İ.Ö. 6. yy. Yunan Felsefesi:
Batı felsefesi başlangıçta, bu içinde yaşadığımız dünyayla ilgilenmedi. Gerçek olmayan bu dünyayı kuran ve algılanmayan, ancak düşünmeyle ulaşılan, bir başka dünyayı (metafizik gerfçekliği) anlamaya çalıştı. Tanınmış filozofların çoğu bu eğilimi günümüze kadar taşıdılar.

Sofistler (İ.Ö: 5. yy.):
Felsefenin başlamasından hemen bir yüzyıl sonra bu tür araştırmaların bir yere varmayacağını sofistler farketti. Metafizik tartışmalar bırakılmalıydı. Bu dünyanın olaylarıyla ilgilendiler. Kaynakla, amaçla ilgili sorulara cevap aramaya başladılar. Örnek olarak devlet nasıl ortaya çıktı, devletin amacı ne, gibi… Dilin, ahlakın, dinin kaynağı ve amacı neydi…
Bu tür sorulara verdikleri karşılıklara göre pratikler oluşturdular…
Bu olayların cevapları bu dünyada yaşanmıştı ama, o dönemlere dönüp, o olayları gözleyerek cevap vermek olanaksızdı.
Bu nedenle bu sorular da cevap verilemez sorulardı.

Kuşkucular (İ.Ö. 3. yy.):
Kuşkucular hem metafizik sorulara ve hem de kaynak ve amaç sorularına karşılık verilemeyeceğini farkettiler. Bu gibi görüşler çürütülmeye kalkışılmamalıydı. Bu tür görüşlerin temelsizliği göstermek istendiğinde; aynı ölçüde tutarlı karşıt görüşler üretilmeliyidi. Çürütülemeyen karşıt görüşlerin bolluğu karşısında insanların uyanabileceklerini düşündüler. Felsefe cevap verilemez sorularla uğraşmayı bıraktırarak insanlara ruh rahatlığı (mutluluk) kazandıracaktı. Ve algı bilgileri yaşamı yürütmeye yeterdi. Bu nedenle başka türden bilgi araştırmak gereksizdi. (Timon’un deyişiyle; balın gerçekte nasıl olduğunu bilmesek de balın tadı, balla karşısılaştığımda, onunla ne yapacağım konusunda yeterli bilgi veriyordu.

Arşimet: Bilimsel bilgi… (İ.Ö. 3. yy.):
Arşimet, belli kavramlara bakarak ölçmeler yaparsak, ölçümlerimiz arasında belli formüller oluşturabilirsek, deneylere dayanarak, bu formül yardımıyla, olayların nasıl gelişeceğini önceden görebileceğimizi kanıtlarsak bu tür formüllerle etkinliğimizi ölçüsüz artırabileceğimizi gösterdi. Böylece içinde yaşadığımız dünyada yaşamımızı sürdürmede destek veren (Kuşkucuların algı bilgisinin yanı sıra) başka bir tür bilginin olanaklı olabileceğini öğrendik.

Fenomenologlar (20. yy.ın başı):
Bir şeyin gerçekte (metafizikçilerin anladığı alanda) var olup olmadığı, varsa nasıl olduğu tarışmasını bıraktılar: Örnek olarak insanı araştırırken insanın ide mi, ruh mu, madde mi olduğuyla ilgili düşünceleri bir kenara bıraktılar. Varlık iddiasını bir yana bıraktıkları şeyi araştırırken de, bütün o şeylerdeki ortak yanı bulmaya çalıştılar. Örnek olarak insanı araştırıyorlarsa, bütün insanların ortak yaşadığı şeyi araştırdılar. Ve buldukları bu artak yaşantıyı tasvir etmeyi amaçladılar (Bu ortak bilgilere fenomen bilgisi dediler.)

(Fenomenoloji metodunu kullanan) Sartre, bütün insanların kendilerini özgür yaşamasının, onların ortak yanı (insanı insan yapan yan) olduğunu savundu. Ve insanın özgürlüğü yaşadığımız bir şey olduğundan, kanıtlama gerektirmiyordu. Sartre’de baskının kaçınılmaz biçimde ortaya çıkış hikayesi ve diyalektik anlayışı:

Sartre algının ve şiddet olayının fenomelojist tasvirini yaptı:
İnsan algısı bir projedir Sartre’a göre. Odanın sıcak olduğunu algılamayız yalnızca; pencere açmamız gerektiğini de algılarız. Yalnızca acıktığımı algılamam, yemekleri yenecek bir şey olarak da algılarım. Birine kızdığımı yaşamam yalnızca, gidip bir yumruk atma isteğini de alglarım. Bu nedenle algılar olanı gösterdiği kadar (olumsal yan), gerçekliğin değiştirilecek yanlarını da gösterir: gerçekliğe verilecek yeni şekli de (olumsuzlama).
Algı bir proje olduğundan, çatışma kaçınılmazdır:
Algımız bir proje olduğundan çevremizdeki herkese bir rol veririz.
Örnek:
Biri konuşmaktaysa, yalnızca dediklerini algılamam. Aynı zamanda uzun konuştuğunu, sıktığını da algılayabilirim… Bu nedenle konuşmasını kısa kesmesini isterim. Buna karşılık konuşan kişi de, sıkılsak bile anlattıklarının önemli olduğundan dinlememiz gerektiğini düşünebilir. Ben susması gerektiğini algılarken (ona konuşmayı kesme rolü yüklerken); o da dinlemem gerektiğini yaşamaktadır (bana sıkılsam da dinlemeye devam etme rolü verir.)
Çatışma:
İkimizin isteğinin gerçekleşmesi olanaksız bu durumda. Birinin isteği kesinlikle çiğnenecek. Ve uzlaşma iki tarafın da isteğinin de harcanması demektir aslında.
Nietzsche aslında insan ilişkilerinde savaşın kaçınılmazlığını bu temelde savunmuştu: Nietzsche için çatışma kaçınabileceğimiz bir olay değildi; bir seçim sorunu değildi… Algının doğasından kaynaklanan yaşamakta olduğumuz ve yaşamaktan kaçınamayacağımız bir şeydi. Çatışma algımızda yarattığımız, yaşadığımız bir şeydir.

Sartre, Marks’ı bu temelde eleştirdi:
Diyalektik doğada yoktu Sartre’a göre… Metafizik bir maddi temelde olduğundan insan dünyasındaki olayların ona göre geliştiği bir şey değildi. İnsan algısının doğasından doğan bir şeydi. İnsan algısının proje olmasının sonucuydu… Değiştirilecek şeyler algıladığımız için, değiştirilecek şeyler vardı.

Sartre’da baskının kaçınılmaz biçimde ortaya çıkış hikayesi,
MANTIK ANALİTİKÇİLERİ,
BİLİMCİLER:

Yeniden bir özet:
İ.Ö. 6. yy. Yunan felsefesi:
Gariptir, felsefe şu içinde yaşadığımız, algılamakta olduğumuz dünyayı araştırmakla başlamadı. Algılanmayan bir başka dünyanın asıl gerçek olduğunu söyledi ve o algılanmayan dünyayı araştırdı. Öte dünyayı araştırma günümüze kadar sürmüştür.
Sofistler:
Algılanmayan dünyanın araştırılmasının bir yere varmayacağını farkettiler. Toplumsal olayların kaynağını ve amaçlarını araştırdılar. Ve bu alandaki araştırmaların da (amaç ve kaynak araştırmalarının da) tıpkı kaynak sorunları gibi cevaplandırılamaz sorular olduğunu farketmediler.
Kuşkucular (İ.Ö. 3.yy.):
Asıl gerçek, kaynak, amaçla ilgili araştırmaların bir sona varmayacağını farkettiler. Çözülmez sorularla uğraşmak ruh huzurunu bozuyordu: mutluluğumuzu engelliyordu. Bu nedenle bu sorularla uğraşmayı bırakmalıydık. Algının doğrudan verdiği bilgilerin yaşamak için yettiğini savundular. Bu nedenle bu alanda (içinde yaşamakta ollduğumuz bu dünya ile ilgili) araştırma yapmak gereksizdi.
Bilimsel Bilgi:
Kuşkucuların aksine, algılanır dünya ile ilgili metotlu ve yararlı bilgiler oluşturabileceğimizi gösterdiler: Bilimsel bilgi, sanıldığı gibi gözlemin ürünü değildi. Belli kavramlara dayanarak belli ölçmeler yapılır, bu ölçmelerle formüller oluşturulur ve bu formüller olayları görmeye yararsa; doğru diye kabul edilirdi (önceden görmeye yaradıkları ölçüde). Diğer yaygın bir yanlış, bilimsel bilgilerin kesin kabul edilecek doğrular olarak görülmesindeydi. Bilimde doğru önermeler yoktu, doğruluk değeri durmadan artan önermeler vardı.
Fenomenologlar:
Olayların doğrudan verdiği bilgilerin (kuşkucuların değerli bulduğu bilgilerin), bilginlerin belli bir metotla elde ettiği bilimsel bilginin yanı sıra bir tür bilginin (algı bilgisinin) olduğunu savundular:
Olaylarla ilgili her türlü bilgimizi bir kenara bırakırsak (var oldukları bilgisini de), olayların ortak yanlarını araştırırsak; her türlü bilgiye temel oluşturan (bilimsel bilginin de temelini oluşturan) fenomen tasvirlerine ulaşırdık.

Eksistansiyalistler (Sartre örneğiyle):
İnsan özgür bir varlıktır: özgürlüğü, seçme durumunda olduğunu yaşar (gerçekte davranışları dış nedenler tarafından belirleniyor olsa bile kendisini seçme durumunda yaşar).
Sartre’de özgürlüğümüzü kullanarak özgürlüğümüze son verme hikayesi:
Sartre göre insan dünyasında baskı, kaçınılmaz bir sürecin sonucu ortaya çıkan bir olaydır ve bu durum algı fenomeninin ürünüdür.
Bir örnekle baskının ortaya çıkış hikayesini ele alalım;
Bir erkek, bir çok boş masa varken, yalnız bir kadının masasına gider ve o masaya oturup oturamayacağını sorarsa, kadın da erkek de özgürdür: Tam bir özgürlük yaşanır bu durumda. Masaya oturduktan sonra erkek konuşmaya başlarsa, gene özgürdürler. Ama bir şey değişmiştir: Kadının konuşmaktan kaçınması da, erkeğin konuşmadan oturması da biraz gariptir artık… Bu cılız da olsa bir baskı yaşanmaya başalamıştır. Sonraki günlerde; kadın da, erkek de kafeye geldiklerinde, kim önce gelmişse diğerinin yanına gidip oturabilir. İkinci güne göre onuncu ve sonraki günlerde bir şey yavaş yavaş değişir: İki taraf da sonra gelenin yanına gelip oturmasını bekler… O günlerde diğerinin yanına gidip oturmakta konusunda özgürdürler… Ama bir şey değişmiştir: Eğer bir gün biri başka masaya gidip oturursa, diğeri neye yanına gelmediğini sorabilir; hesap soracak durumda olmasa bile sorabilir…
Amaçlar (projeler) doğrultusunda yapılan özgür seçimler yavaş yavaş karşısındakine bir takım haklar kazandırmaktadır. Kafe dışında buluşma ve birlikte bir şeyler yapmak konusunda da özgürdürler. Birbirlerinin evine gitme, birbirlerinin evinde kalma konusunda da… Ama her özgür seçim, özgürlüklere sınır koyacaktır. Her biri diğerini, karşı cinsten biriyle yakın ilişkide görürse hesap sorabilir artık… Hesap sorabilirler. Ama her iki taraf da hesap vermeyeceğini ileri sürebilir ve kestirip atabilir. Bu durumda karşı taraf ne yapacağına karar vermesi gerekir, özgür olarak… Ama durumu kabul ederse, karışma hakkını yitirmiş olacaktır. Özgür olmaycaktır artık; soru soramaz… Bir evde yaşamaya başlayabilirler. Konuşsalar da konuşmasalar da bir çok konuda kararlar verilir (amaçlarına göre, özgür olarak) ve o kararlarla birlikte özgürlükler yitirilmeye devam eder. Örnek olarak biri kirayı ödemeyi kabul etmişse, artık hesap verme durumundadır.
Ve de evlenmeye karar verme konusunda da özgürdürler. Ama bir kez evlenmeye karar verirlerse artık kurallar hukuk kuralıdır, kendi seçtikleri, kendilerinin oluşturduğu kurallar değildir… Bütün topluma hesap verme durumundadırlar. Kurallara uyulmadığında hapse atılabilir, birtakım hakları elinden alınabilir. Hep kişilerin kendi projeleri doğrultusunda özgür kararlarıyla özgürlük adım adım yitirilmiştir.
Eğer özgürlüğü bırakma ağır gelmişse onlardan birine ve bir gün gene kafede karşı cinsten birinin masasına oturmak için izin isterse, yeni bir (tepeden tırnağa) özgür karar vermiştir.
Eşinden ayrılabilir ve yeni ilişkilerde, özgür kararlarla özgürlüğüne sınırlar koymaya devam edebilir. 2. ilişkide de özgürlüğünü yitirmeye dayanamazsa, yeni ilişkilerle özgürlüğünü özgür kararlarla bırakmaya devam edebilir: Şeyleşmeyen ilişki yoktur.
Eski eşiyle eşyalaşan ilişkisini bırakarak; özgürlüğü yaşamak için özgürlüğünü yeniden terketme sürecine girerebilir.

MANTIK ANALİTİKÇİLERİ (20. yy.)

Tartışmalara yalnızca bilimsel metotla son verileceğini düşündüler: Doğruğa karar vermek yalnızca bilginin işiydi…
Yalnız; felsefenin de bir işi vardı: Tartışılabilecek önermelerle tartışılmayacakları ayırmak… Tartışılamayacak sorular tartışılmamalıydı; kuşkucuların gösterdiği gibi bir sona varmıyordu çünkü. Tartışılabilecek önermeleri değerlendirmek de bilimin işiydi. Bu nedenle Felsefe tarışılablecek önermeleri ayırdıktan sonra, değerlendirmesi için bilime aktarmalıydı…
Demek:
Algının doğrudan verdiği bilginin,
Fenomen tasvirleri yapmanın,
Bilimsel araştırmaların yanı sıra
bir araştırma alanı daha olacaktı:
Önermelerden tartışılamayacakları (metafizik olanları) ayırmak…
Mantık analitikçileri, bu anlamda, dili tedavi etme görevini üstlendiklerini, dil doktoru olduklarını söylediler.
Bilimciler:
Bilimciler bilimsel önermeleri doğa kanunları olarak gördüler: İnsanlar toplumsal kurallara uyduğu gibi doğa da doğa kanunlarına uymaktaydı…
Böylece doğayı matematik bilen ve bu matematik formüllere göre hareket eden bir varlıkmış gibi düşünüyorlardı…
Bir terziyi düşünün… Elindeki kumaşı kesiyor, biçiyor ve müşterisinin üzerine uygun hale getiriyor.
Şimdi bu terzinin, kumaşı müşterisinin bedenine uygun hale getirme uğraşını unutup şöyle konuştuğunu düşünün: “Hayret ediyorum, tüm bedenler benim elbiseme uymak için nasıl da uğraşıyor!”
Bilimcilerin durumu da bu terzinin durumuna benziyor aslında:
Dili işleyip olaylara uygun hale getiriyorlar ve de ardından doğanın bu dil formüllerine uymaya çalıştığını söylüyorlar.
Bilimcilerin görüşü de metafizik…
Onu da idealist, materyalist, spiritualist, vitalist görüşler arasında saymalıydı.
Ama bilimi tanımadan, onu metafizik görüşler arasında koymamız anlamlı olmazdı.