SOFİSTLER

Bundan önceki çalışmalarımızda çok önemli bir halkayı atladığımızı farkettik:

SOFİSTLER…

Kuşkusuz Sofistler ilgili denenler de bir özet yazısı…

Konuşmalarımızı özetleyerek başlarsak:

Şu metafizik görüşleri konuşmuştuk:
1. İdealizmi, Platon;
2. Materyalizmi, Marks;
3. Mekanizmi, Freud;
4. Spiritualizmi, Fichte;
5. Vitalizmi, Bergson ve Nietzsche örnekleriyle konuştuk.

Bütün bu metafizik görüşler algılamakta olduğumuz bu dünyayı olduğu gibi kabul ediyorlardı: Hepsine göre taş ağırdı suya göre, deniz suyu tuzluydu, uçaklar uçar, gemiler yüzerdi…

Ama bütün bu görüşler, asıl gerçeğin, algılamakta olduğumuz bu dünya (içinde yaşamakta olduğumuz dünya) olmadığını söylediler:

İçinde yaşamakta olduğumuz dünya, başka bir gerçekliğin görüntüsüydü; algılanmayan ama düşünülerek ulaşılan bir başka dünyanın…
1. İdealistler için idelerdi (türülerin ortak formları) asıl gerçek;
2. Materyalistler için madde,
3. Mekanistler için makine gibi çalışan maddi bir şey,
4. Spiritualistler için psişik bir varlık,
5. Vitalistler için hayatı asıl olan: İçinde yaşamakta olduğumuz bu dünya bu temel gerçeğin ürünüydü.

Bu görüşlere;
A. Fizik dünyayı değil de, onun gerisinde algılarımızla ulaşamayacağımız bir şeyi asıl gerçek diye almalarından,
B. Fizik dünya için söyleceklerini bu algılanmayan dünya ile ilgili düşüncelerine göre demelerinden ötürü
metafizik görüşler dedik (denir).

Günümüze kadar gelebilen metafizik görüşlere ilk tepki çok erken: İ.Ö. 5. yy.da, sofisterden geldi:
Şu sözler tanınmış bir sofist olan Gorgias’ın:
“Varlık yoktur (kendisinden önceki filozofların metafizik gerçekliğini kastediyor). Var olsa bile bilinemez. Bilinse bile anlatılamaz.”

Başka bir metafizik konuda, gene tanınmış başka bir sofistin sözleri; Protagoras’ın:
“Tanrılara gelince; ne var olup olmadıkları, ne de neye benzedikleri konusunda güvenli değilim. Kesin bilgiye ulaşmamızı engelleyen bir çok şey var.”

Çözülemez metafizik araştırmalara karşıydı sofistler. Ama başka bir çözülemez araştırma alanı yarattılar.

Örnekle anlatacak olursak:
1. Gorgias’a göre ahlak kurallarını güçlüler yaratmıştır. Güçlüler sayıca çok olan sürünün (sayıca çok olduklarından tehlike yaratabilecek) karşı çıkışlarını önlemek amacıyla uydurmuştur ahlak kurallarını. Bir aldatmadır temelde ahlak.
2. Kalikles’se tam tersini söyledi: Ahlak kurallarını zayıflar uydurmuştur. Bu kurallar aracılığıyla güçlüleri zararsız hale getirmek için…

Peki; hangisi doğru bu görüşlerden?

Bu soruya da kesin karşılık bulmak olanaksız…

Kaynakla ilgili sorular metafizik sorular değildir ama onlara da doğru karşılıklar bulmak olanaksızdır:
Evet; kaynak ilgili sorulara verilen karşılıklar, metafizik cevaplar değil: Algılanmayan başka bir dünyadan söz etmiyorlar.
Ama onlar da, metafizik sorunlar gibi başka bir çözülemez sorular öbeği oluşturuyor…
Toplumun, dilin, sanatın, hukuğun, devletin ortaya çıkışı da tıpkı metafizik görüşler gibi temellendirilemiyor.
Bir ortaya çıkış varsa bile, görüşleri temellendirecek kanıtlar bırakmamış bu tür olaylar.

Sofistler sorumluluk, görevlerimiz gibi konularla uğraştılar: Ama hangisini doğru olduğuna karar veremediğimiz çelişkili görüş var elimizde:
Sorumlu muyduk?
Görevlerimiz var mı?

Bu konularda görüşler oluşturdular.
Ama her biri makul olan farklı görüşler oluşturdular. Tıpkı metafizik filozoflar gibi. Çürütemiyorduk. Ama çelişen görüşlerden hangisini tutacağımız konusunda da bir ölçüye sahip değildik. Bu nedenle onlardan bizi kandıracak cevaplar bulmamız olanaksız.

Kısacası; Sofistler cevaplandırılamayacak bir tür sorunlarla uğraşmaya karşı çıkarken, başka bir cevaplanamaz sorular sordular: kaynaklarla ilgili sorular.
Ve bu sorulara verdikleri cevaplara dayanarak siyasi tavırlar oluşturmaya çalıştılar. Birbiriyle çelişen farklı siyasi tavırlar.

İ.Ö. 3. yy.da kuşkucular bu iki tür verimsiz sorunlarla (metafizik ve kaynak sorunlarla) uğraşmayı bırakmayı teklif ettiler.
Onlarla uğraşmak boşuna emek harcamaktı. Ayrıca çözülemez sorunlarla uğramak huzurumuzu bozacağından, bu tür sorunları bırakmak mutluluğun şartıydı da… Mutlu bir yaşam için algı bilgisi yeterliydi…

Bilimsel tavır (İ.Ö. 3.yy İskenderiye okulu ve Arşimet örneğiyle):
Kuşkucular algı bilgisinin yaşamak için yeteceğini söylemişlerdi; bu nedenle onlardan algı alanında yaşamı kolaylaştıran bilgiler edinmenin metotları üzerinde düşünmeyi bekleyemezdik.
Ama bilim, daha İ.Ö. 3. yy.da, olaylardan insanı etkinliğini artıran bilgiler çıkarmanın yolunu buldu. (Bunu Arşimet ve Galileo örneğiyle görmüştük.):
1. Belli olaylara belli kavramlarla baktı bilgin: olayların bu kavramlarla ilgili olmayan yanlarını izlemediler bile.
2. Yalnızca bu kavramlara dayanarak ölçmeler yaptılar.
3. Bu ölçmelerle matematik formüller oluşturdular (deneyle değil yaratıcılıklarıyla).
4. Bu formüllere bakarak belli durumda neleri beklememiz gerektiğini düşünerek çıkardılar.
5. Deneylerde beklenenler çıktıkça matematik formüllerinin doğruluk değerinin arttığını düşündüler. (Bilimde doğrular değil, belli değerde doğrular vardı.)

Bilimsel düşünce sorumluluk yüklemez, ne yapacağımızı söylemez.
Ne yapmalıyım? Sorusuna cevap vermez bilim.
Ne yapılırsa ne olacağını söyler yalnızca…