BİLİMSEL DÜŞÜNME

Algılara dayanarak, önceden görmeye yarayacak bilgiler edinmenin yolu olarak. İ.Ö. 6. yy.daki Yunanlılara kadar soyut düşünceyle karşılaşmıyoruz. Olaylar tiplerle anlatılıyordu: Masallarda, Mitolojilerde, yaşamda yol gösteren kitaplarda…

Örnek olara iyi bir yöneticinin nitelikleri üzerine bir şeyler söyleniyorsa; bilinen, ya da tasarlanan iyi bir yöneticiyle ilgili bir hikaye anlatılıyordu… Ya da zeki insanlarla ilgili birşeyler söylenecekse, Apollo ile igili bir hikaye anlatılıyordu. İ.Ö. 6. yy.da Yunanlılar soyut kavramlarla düşünmeye başladılar (aynı yüzyılda Hintliler, Çinliler ve İranlılar da):
Örnek olarak Tales, Parmenides, Zenon geleneğini sürdüren filozoflar bütün varlıkları var eden ve algılanmayan temeli (tözü: substance’ı) araştırmaya başladılar.
Önceki çalışmalarımızda Batı’nın oluşturduğu görüşleri gözden geçirmiştik:
İdealistler de,
Romatikler de,
Vitalistler de,
Materyalistler (mekanistler) de,
Spiritualistler de
görünür dünyayı kabul ediyorlardı.

Ama görünür dünyanın algılamayan, ancak düşünülerek bulunan başka bir gerçeklik tarafından belirlendiğini ve yönetildiğini söylüyorlardı:

  • ideler
  • aşk
  • hayat
  • makine gibi işleyen bir temel varlık
  • ruh

tarafından…
Bütün bu görüşler mantıklı düşündüğümüzde gerçeğe ulaşacağımızı varsayıyordu. Mantıkça kusursuz ve olup bitene ters düşmeyen şeyler söylendiğinde, denenleri doğru diye kabul etmek zorunda olduğumuz varsayımı tartışmasız kabul edilmişti.
Ama bir süre sonra farkedildi: Olaylara tes düşmeyen ve mantıkça çürütülemeyen ve birbiriyle karşıt sürüyle görüş üretilmişti… Ve yenileri üretilebilirdi… Kuşkucular mantıklı, çürütülemeyen ve bir kısmı birbiriyle çelişen bunca görüşün hepsinin doğru olamaycağını görünce metafiziği bırakmak gerektiğini savundular. Bu nedenle tözlerle ilgili konuşma ve araştırmaları (metafiziği) bırakmalıydık.
Metafizik görüşler çürütülmeye kalkılmamalıydı: Çünkü mantıkça sağlamdılar ve olaylara ters düşmüyorlardı. Metafizik bir görüşü savunanlar karşısında yapılacak tek şey:
Söylenen görüşe karşıt ve mantıklı başka bir görüş üretmekti…
Ve de bu tür görüşler üretmek kolaydı da (dilin kemiği yoktur çünkü). Ardından bu çürütülemeyen görüşten birini neden kabul etmemiz gerektiği sorulmalıydı. Bir kuşucu, Roma’da 10 gün konuştu ve her savunduğu tezin karşıtını ertesi gün savundu. Kuşkuculara göre Metafizik araştırmaları bırakmak, yaşamda bir eksik, bir sorun yaratmayacaktı. Algının verdiği bilgiler yaşamak için yeterdi çünkü…

Örnek olarak Timon; Gerçekte balın tatlı olup olmadığını bilemeyeceğimizi, ama balın tatlı olduğunu (algılarımızla) bildiğimizi, bu kadarının da yaşamak için yettiğini söyledi.
Ayrıca metafizik araştırmalar (cevap verilemeyecek ölümle, tanrıyla, adaletle ilgili araştırmalar) rahatsızlıklar yaratıp, mutluluğumuzu engellemeke, insanlar arasında çekişmelere neden olmaktadır…
Bunlar daha önce konuştuklarımızın özetiydi. Kuşkucular metafiziği bıraktığımızda, algı bilgimizin mutlu yaşamaya yettiğini söylediler ve yararlı bilgi edinme konusunda konuşmadılar. Bilimsel düşünmeden yana olanlar, yaşam için yararlı bilgiler edinmenin metodunu oluşturdular. Ampiristler bilgi edinmede deneyden yanaydılar. Bilimi de savundular. Ama bilim onların sandığı gibi sadece deneyden kaynaklanan bir bilgi türü değildi: Deney bilimsel bilgiyi değerlendirmede kullanılır yalnızca.

Gözlem (deney), bilimsel bilgi oluşturmaz: İ.Ö. 3. yy.da yaşamış bir bilginin: Arşimet’in ilkesine dayanarak anlatırsak. İstediğimiz kadar yüzen, batan, yükselen (duman, uçan balonlar gibi) şeyleri izleyelim Arşimet ilkesine ulaşamayız. Algılanan bir şey değildir çünkü. (Bir sıvı içine batan cisimlerin, batan kısmının hacmi kadar sıvının ağırlığınca yukarı doğru itildiğini söylemişti Arşimet.)
Batan taşın sert olduğunu söylersem, dediğimi algılarsınız; taşı elinize almanız ve denemeniz yeter.
Ama Arşimet ilkesini olaylara ne kadar bakarsak bakalım algılayamayız.
Arşimet batma, yüzme ve uçma gibi olaylara hacim, özgül ağırlık, ağırlık gibi kavramlarla yaklaştı; ölçümler yaptı ve onlar arasında matematik ilişki kurdu.
Suya batan cisimlerle ilgili konuşursak:
Bir cismin hacmine V
Batan kısmın hacmine v
Batan cismin özgülağırlığına ö diyelim.
V x ö = v ise su içinde nereye konsa orada durur.
V x ö > v ise batar
V x ö < v ise yüzer
Bu bağlantı içinde algıların verdiği hiç bir şey (sertlik, akışkanlık, renk, koku) yoktur. Demek bilimsel bilgide olaylara belli kavramlar aracılığıyla bakıyoruz, ölçümler yapıyoruz ve (gözlenen olayları unutup) ölçümlerimiz arasında matematik bir formül kuruyoruz… Bilimsel bilgi matematik bir formüldür. Deney, bu tür olaylarda, bu formülün beklettiği ölçümlerle karşılaşıp karşılaşmadığımız görmek için yapılıyor yalnızca… Demek bilimsel bilgi matematik bir formüldür.
Ama deneyler tarafından olayları önceden görmeye yarayacağı kanıtlanmış matematik formüllerdir bilim: Ne deneyler kendi başına, ne de matematik kendi başına bilim oluşturamaz.

Özetlersek:
İskenderiyeli Kuşkucular algı bilgisinin yaşamaya yettiğini söylemişlerdi
Ama algıdan, yaşam için gerekli bilgiler oluşturmak için bir şeyler demediler.
Gene İskenderiyeli bir düşünür ve bilgin olan Arşimet bunun yolunu gösterdi:
1. Olaylara belli kavramlarla bakacaktık,
2. Kavramlara dayalı ölçmeler yapacaktık,
3. Ölçümlerimize dayanarak bir matematik formül oluşturacaktık
4. Ve olaylar bakarak bu formülün öngördüklerinin gerçekleşip gerçekleşmediğini araştıracaktık…