SPİRİTUALİZM

Ayrı ele alınması gerektiğini düşündüğümüz farklı spiritualist görüşler vardı:

Alman İdealistleri
Berkeley
Descartes gibi.

*Alman idealistleri
Alman idealistlerini anlamak Kant’ı anlamayı şart koşuyor:
Kant’ın görüşünün kabulle hareket ettikleri için Kant’ı hatırlamak gerekiyordu.

IMMANUEL KANT (1724-1804)

Kant, bilgimize insan zihninin kattıklarını tesbit etmeyi amaçladı: Böylece neyi ne kadar bilebileceğimizi açıklıkla ortaya koyableceğini düşünüyordu. Doğru bildiğimiz bilgilerin hepsinde aynı olanın, insan zihninin kattığı şeyler olduğunu varsaydı ve bu katkılara “kategori”ler dedi:
Zamanında kuşku duyulmayan bir bilgi alanı vardı: Newton’un fiziği…
Kant da bu bilgiyi örnek olarak aldı ve ondaki önkabullerin kategoriler (insan zihninin katkıları) olduğunu düşündü.
Kant temelde dil analizi yapmıştı:
Kant aslında bir dil ürünü olan Newton Fiziğini analiz etti. Ve o dil ürünlerinin insan zihninin oluşturduğu şeyler olduğunu varsaydı. Kısacası Kant’ta zihin varsayılan bir şeydi: Dili, düşünceleri işlediği düşünülen bir şey. Dünyada olmayan bir şey… Evreni tanrıyla açıklamak ne ölçüde açıklayıcıysa, insan bilme uğraşlarıını da zihinle açıklamak o ölçüde yararlıdır aslında. Kant’ın kategorilerinden yalnızca üçünü konuşma konusu yaptık: Zaman, mekân, nedensellik:
Mekan
Nasıl bir ressamın tuvali olmadıkça renkleri yerleştirip istediği görüntüyü oluşturamazsa, insan da aldıklarını ön-arka, alt-üst, sağ-sol diye farklı yerlere koymadıkça algılayamaz. Mekan insan olarak doğuştan sahip olduğumuz algılama şartıdır. Tıpkı darmadağın şeyleri kutusunda belli yerlere koyan biri gibiyiz; algılarken, bilgi üretirken. Nereye bakarsak bakalım aldıklarımızı mekanda bir yere koyuyoruz. Bir yere yerleştirmesek birbirlerine karışıp gidecekler.
Zaman
Zaman da insan olarak doğuştan sahip olduğumuz algılama şartıdır. Çevremizdeki şeyler yer değiştirmekte durmadan… Bir yerde bir şey varken, bir süre sonra aynı yerde başka şeyler yer alıyor. Bu nedenle aynı yerdeki farklı şeyleri hep aynı yere koysak, gene algılamak olanaksız olurdu: Üst üste konmuş resimlerin birbiri içinde kaynaşması ve anlaşılmaz olmasındaki gibi: Bu nedenle zaman da algılamanın şartıdır.
Neden
Mekan ve zaman kategorileri nedeniyle algıladığımız şeyler arasında durmadan nedensellik türünden ilişkiler kuruyoruz.
Aslında Hume’dan öğrenmiştik nedenlerin algılanmadığını…
Nedensellik algılansaydı çok sayıda deney yapmamız gerekmezdi: Biri hipotezini doğrulayan bir tek deney yaptı mı, “bir daha tekrarla bakalım aynı sonucu alacak mıyız” demezdik, kontrol gurupları kurmasını istemezdik. Nedeni de algıladığımızdan, bunlar gerekmezdi.
Bu nedenle nedenler konusunda konuşan herkesi çelmeleyebiliriz aslında. Biri “yer çekimi her zaman geçerli bir ilke değildir… Arada bir uçabilir insanlar, Çin filmlerinde izlediğimiz gibi” diyebilir ve de uçmak amacıyla meditasyonlar yapmaya başlayabilir. Bir şey diyemezsiniz… Çekim gücünü ve kesintisizliğini gösteremezsiniz. Algı dünyasında yoktur çünkü…
Zihnin kategorilerle işleyip oluşturduğu dünyaya “fenomen”ler dünyası diyor Kant. Kant, zihnin işleyerek bilgilerimizi oluşturduğu kaynağa “numen” adını veriyor.
Numenle ilgili bilgi edinmek olanaksızdır:
Zihin zaman ve mekan içine yerleştirmeden, şeyleri birbirine neden bağlarıyla bağlamadan ve diğer kategorileri kullanmadan bilgi oluşturamaz, algılayamaz. Bu işlem kesintisiz bir işlemdir…
Ve de Numen dünyası zamansızdır, mekansızdır, nedenlerin olmadığı bir dünyadır. İşte bu nedenle Numen algılanamaz, bilinemez, düşünülemez. Zihin her anlama uğraşında zamansız olana, zaman, mekansız olana mekan, nedensiz olana neden katacaktır…
Kısacası; metafizik alandır burası: bilgiye kapalı bir alan.
Fenomenler ve bilgilerimiz hem subjektiftir, hem de objektif:
Fenomenler ve bilgilerimiz zihnin ürünü olduğundan subjektiftir: kişilerin ürettiği bir şey.
Ama zihnin katkısı bütün insan türünde aynı ve ortak olduğundan, subjektif olan objektiftir de…
Garip ama, fenomen dünyası ve bilgilerimiz hem subjektiftir ve hem de objektif.
Kant’ın subjektif objektivizmi daha sonraki Alman İdealistlerini anlamak bakımından çok önemli.
Onlar, bu temel üzerinde ruhun objektifleşmesinden, kendini gerçekleştirmesinden söz edebilecekler.

Kant’ın Etik ve Estetik Görüşü
Şu ana kadarki konuşmaları özetlersek:
NUMEN
Zamansız, mekansız nedensizlik ve diğer kategorilerde yok

ZİHİN
Numenden gelenleri kategorilerle işler. Zaman, mekan, nedensellik gibi kategorilerle

FENOMEN DÜNYASI VE BİLGİLER
Zihin, numenden aldıklarını zaman-mekan ve nedensellik gibi kategorilerle işleyerek Fenomen dünyamızı ve bilgileri oluşturur.

Yeniden dersek;
Zihin yani subjektif olan Fenomen dünyasını ve bilgileri yani objektif olanı yaratır. Subjektif olan objektifleşir: SUBJEKTİF OBJEKTİVİZM.

Kant’ın etik görüşü
Kant emir cümlelerini analiz ettiğinde nedensiz emirler verildiğini gördü:
Yalan söyleme, ortaya çıkarsa utanırsın.
Yalan zöyleme, zarar görürsün.
Yalan söyleme, sonra sana kimse güvenmez.
Yalan söyleme, cehennemde yanarsın.
Yalan söyleme, toplumsal kurallara aykırı gibi…

Ama bazı durumlarda neden göstermeden “yalan söyleme” diyoruz.
Bu gibi durumlarda, “Neden?” diye soranlara, kişi neden göstermeden yalan söylenmemesi gerektiğinde ısrar ediyor…
Bu emirler de aklın eseridir ve numenle ilgilidir:
Bu emirler insan türünde ortak olduğundan aklın eseridir, Kant’a göre…
Bu emirler nedenlere bağlı olmadığına göre fenomenleri ve bilgiyi oluşturan aklın eseri (teorik aklın ürünü) olamaz. Başka bir aklın eseri olmalı. (Kant bu akla Pratik akıl diyor.)
Bizler fenomen dünyasında özgür değiliz.
Bu emirler özgür olduğumuzu var sayıyor.
Öyleyse fenomenlerle ilgili değil bu emirler.
Numen’den gelmiş olmalılar. (Özgürlük Numen’le ilgili bir şey olmalı.)
Etik yaşantısı da Kant’a göre objektifleşen subjektif bir şeydir:
Özgür olduğumuzu yaşayarak, özgür olduğunu düşündüğümüz kimselere emirler vermek subjektif bir olaydır. Bu denenler insan türü için ortak olduğu için de objektiftir. Objektifleşen bir sübjektiflikle karşı karşıyayız etik dünyasında da:
OBJEKTİF SUBJEKTİVİZİM.

Estetik olaylarına gelince
Bazen hoşlandığımız şeylerden başkalarının da hoşlanması gerektiğini söylüyoruz. Hoşlanma (tercih) bildiren önermeler de ikiye ayrılıyor bir bakıma: Bazı şeylerden hoşlanıyoruz ve başkalarının da hoşlanması gerektiği konusunda ısrarlı olmuyoruz.
Örnek olarak futbol maçından hoşlandığımı söylüyorum ama herkesin de hoşlanması gerektiğini savunmuyorum. Buna karşılık Beethoven’in 9. senfonisinin davullu zurnalı oyun havasından kesinlikle farklı olduğunu ve senfoninin, bazıları anlamasa da (herşeyden bağımsız olarak, kendi başına) güzel olduğunda ısrar ediyoruz.
Estetik değerlendirmelerin açıklamalarla, ahlaki emirlerle, kullanmalarla, yararla, sahip olmalarla bir ilişkisi yoktur. Bu değerlendirmeler kendine özgü bir alan oluşturur. Estetik yaşantıda da subjektif bir yaşantının objektifleştiğini görüyoruz.
Sanat eseri karşısındaki hoşlanma, subjektiftir.
Ama belli şeyler söz konusu olunca herkesin hoşlanması gerektiğini söylediğimizde hoşlanma genel ve yaşanması gereken, herkesin yaşayacağı bir şey olarak ileri sürülüyor. Hoşlanma (subjektif bir şey) yeniden objektiflik kazanıyor.
OBJEKTİF SUBJEKTİVİZİM…

Estetik yaşantının katkısı:
Pratik ve teorik aklın yarattığı çelişki.
Anne çalışmayan oğlunu, çalışmadığı için cezalandırıyor. Özgür varsayıyor oğlunu. Ertesi gün (belki de aynı gün) çalışmadığı için psikoloğa götürüyor. Yani çalışmayışının nedenleri olduğunu varsayıyor.
Öyleyse özgür değil oğlu, öyleyse cezalandırmaması gerekirdi: Tedavi edilmeli…
Ne yapmalı bu anne? Bu gibi durumlarda biz ne yapmalıyız? Aslında şizofrenler gibiyiz. Yaşantımızın bir yanı diğerinden kopmuş, ayrılmış gibi… Tutarsısız… Ahlak adamıysak bilim adamı değiliz, bilim adamıysak ahlak adamı değiliz…
Bu çelişkiyi estetik yaşantı çözer:
Sanat eseri karşısında hoşlanma yaşarız. Zorlanma, baskı yaşanmaz. Realitenin, doğruların, ahlakın baskısını duymayız… Özgürlüğü yaşarız estetik değerlendirmenin hazzını yaşarken. Özgürüzdür ama zorunluluğu da hissederiz… Güzeldir o… Beğenmek zorundayız da… Beğenmeden hoşlanmadan edemeyiz… Zorlandığımızı hissederiz… Zorlandığımız, aklın baskısı altında olduğumuz halde özgürlüğü de yaşarız.
Marcuse, 68 olayları sırasında kapitalist toplumda kurtuluşu Kant’ın bu düşüncesinde bulmuştu ve yaşamı estetize etmemiz gerektiğini savunmuştu. Görüldüğü gibi Kant, bazı subjektif yaşantılarımızın objektifleştiğini savunuyor. Bu düşünceler kendisinden sonra gelen spiritualist düşünürleri hazırladı.

Bir spiritualist FICHTE (1762 – 1814)

Kant, bazı subjektif yaşantılarımızın objektifleştiğini savunuyor. Yalnız Kant’ta objektifleşen yaşantı, zihin yaşantısıydı ve bu zihin yaşantısı en temele konmuş bir ön kabuldü. Fichte, bu ön kabulün gerisine bakmayı denedi.
Fichte’ye göre Kant’ın teorik felsefesi ile etik felsefesi birbirinden kopuktur. Kendisinden sonra gelen Alman İdealistlerine göre de önemli bir kusurdur bu kopukluk. Onlar bu kopukluğu gidermeye çalıştılar. Özgürlük yaşantısı gerçektir. Ve bu yaşantı ne objelerle ne de kategorilerle (zihinle) ilgilidir.
Bir grup arkadaş, tartıştıktan sonra insanın bir robot olduğunda (özgür olmadıkları konusunda) anlaşabiliriz. Ama vardığımız bu sonucu yaşarken kullanmamız olanaksızdır: Bu tartışmanın hemen ardından, buradan çıkınca nereye gideceğimizi konusunu konuşmaya başlayabiliriz ve bu tartışma sırasında kendimizi özgür seçen biri olarak yaşarız. Yaşanan özgürlük düşünülen bir özgürlük değildir: Özgür olduğumuzu doğrudan biliriz. Ancak sorulduğunda (tıpkı yaprağın rengi sorulduğunda “yeşil” demem gibi) özgür olduğumu, yaşadıklarıma bakarak söylerim. Özgürlük yaşantısı zihnin de, fenomenlerin de temelinde olan (zihinle ve fenomenlerle açıklanamayan) bir yaşantıdır. Bu nedenle ona dayanarak zihni de fenomenleri de açıklayabiliriz: Kant’taki kopukluk giderilebilir.
Yalnızca özgür değiliz; özgürlüğümüzün farkındayız da. Özgürlük, farkında olmayı da içerir. Farkındalığı olmayan özgürlük, özgürlük değildir: Özgür olan seçer, seçtiğinin farkındadır ve uygular. (Tez) (Bu düşünceler “Özgürlüğe mahkumuz” diyen Sartre’ı hatırlatıyor.)

Etik bilimden öncedir; onu yaratır.
En temelde etkinlik olduğuna göre, etik bilimden (bilmeden) öncedir. Farkındalık içeren özgür etkinlik, kendini farkedebilmek için karşıtını yarattı: Özgür olmayanı + farkında olmayanı + etkin olmayanı. Kendinin farkında olan özgürlüğün etkin olabilmesi için etkileyeceği ve etkinliğini göreceği bir şey gerekti. Böylece özgürlüğünün farkında olan etkinlik, ilkin fenomen dünyasını yarattı. (anti tez)

Bu nedenle dünyamızda etkin olanla pasif olan yanyana bulunuyor. (sentez)

Başlangıçta etkin özgürlük vardı. Etkinliğini yaşamak için özgür olmayan atıllığı yaratınca, tek tek biz varlıklar ortaya çıktık: Dünya ortaya var oldu… Bizler senteziz: Bedenlerimiz (atıl olan), özgürce ve farkında olarak kullanmamız için verildi. Ve (aynı şekilde) dünya etkin olmamız için var.

Özetlersek: “Ben” (başlangıçtaki özgürlüğünün farkında etkinlik), benleri (özgürce bedenini –atıl olanı) kullanabilecek benleri ve benlerin kullanabileceği dünyayı yaratmıştır.
Diyalektik, Ben’in yaratma aracıdır:
Özgürlük, ancak etkin olmayan üzerinde etkinlikte bulunarak anlaşılabilirdi ve bu nedenle Ben, benleri ve dünyayı yaratmıştı.
Bu gereklilik mantığı ilgilendiren bir gereklilik… Demek Fichte, evrenin oluşumunun mantığın gereklerine göre olduğuna inanıyor. İnsan kendisini tanımak isteyince başka şeylerle uğraşmak zorundadır.
Denenlerin mantıkça sonucu bu: Özgürlüğünün farkında olan etkinlik, ancak karşıtına bakarak kendisini tanıyabileceğinden, kendimizi tanımanın yolu bir şeyler yapmak olacaktır. Oturup kendimiz üzerinde düşünerek, kendimizi araştırarak gerçekleşmez. Özgürlük verilmiş değil, gerçekleştirilecek bir şeydir. Özgür yanımız var ama pasif yanımız da var… Bu nedenle özgürlüğü yaşamak için, seçim yapmak ve ona göre yaşamak zorundayız. Hepimiz özgürlük yaşantısına sahip olabiliriz ama özgür yaşamayabiliriz. Kişini ve devletin ödevi etkin olmamızı sağlamak.

Devletin görevleri:
1. Kişilerin etkin olmasını sağlamak için herkese iş bulmalı devlet.
2. Üretilenin dağılmasıyla da ilgilenmeli: Herkese, etkinlik yoluyla (etik anlamada), özgürlüğünü yaşama olanağı verecek gerekli şeyler verilmeli.
3. Üretim ve tüketimi ayarlamalı, iç ve dış ticareti düzenlemeli (gene aynı amaçla).
4. Sınıflar ve kişiler arası zararlı rekabeti önlemeli.
Fichte en temele, özgürlüğünün farkında olan bir özgür etkinlik bilincini (etik yaşantısını) (zihinden başka bir şeyi) koyduğundan spiritualisttir.
Özgürlük yaşantısı bize verilen bir şey. Ama herşeyi bir etik yaşantısının yarattığı düşüncesi ve bu bilincin diyalektik düşünce yoluyla yarattığı inancı METAFİZİKTİR.

JOHN LOCKE (1632 -1704)

Locke’a göre doğuştan gelen bilgi yoktur. Zihnimizdeki her şey ya doğrudan deneylerimizdir, ya da zihnin kendi kanunlarına (psikoloji kanunlarına) göre oluşturduğu şeyler. Zihin deneylerini üç kanuna (psikoloji kanuna) göre işler ve bilgi oluşturur: ya bir kaç deneyini basit bir biçimde birbirine bağar, ya onları yan yana koyar (kaynaştırmadan), ya da soyutlamalar yaparak (birbirinden ayrılamayan nitelikleri ayırarak) yeni düşünceler oluşturur (dil bu yolla oluşur).
Locke’a göre, bilgimiz zihin olaylarıyla sınırlıdır; zihnin dışındaki hiçbir şeyi bilemez: Bunu söyledikten sonra, dış dünyanın varlığı, varsa nasıl olduğu konusunda konuşmaması gerekirdi.
Ama Locke konuştu. Bu kendi sözleri:
“Hiçkimse, gördüğü ve hissettiği şeylerin var olmadığını düşünecek ölçüde kuşkucu olamaz.” (4.11.3)

Locke’a göre nitelikler ikiye ayrılıyor:
Ses, tat, koku, ağırlık, ısı türünden niteliklere, varlıkların sahip olmadığını (zihnin uydurduğu şeyler olduğunu) düşünsek de, varlıkları tasarlayabiliriz (örnek olarak seslerin, renklerin olmadığı bir dünya düşünebiliriz). Buna karşılık yer kaplama, biçim, hareket gibi niteliklerin gerçek olmadığını kabul ettiğimizde varlıkları düşünemüyorduk (örnek olarak yer kaplamayan, biçimi olmayan bir dünya tasarlayamayız).
Zihnin dışında ve zihni etkileyen varlık yer kaplayan, biçimi olan ve hareket eden bir şeydir. Locke zihnimizin dışındaki hiç bir şeyi bilemeyeceğimizi söylüyordu ama; varlıkların varlığından kuşku duyamayacağımızı da savunmuştu.
Ve de varlıklar gerçekse (dışımızda varsa eğer); onları yer kaplamasız, biçimsiz düşünemeyişimiz (bu düşünemeyiş) bu niteliklerin gerçekliğini (zihnimizin dışında da var olduklarını)…

GEORGE BERKELEY (1685-1753)

Berkeley bu düşüncedeki çelişkiyi gördü:
Zihnimizin dışındaki hiç bir seyi bilemeyeceğimizi söyledikten sonra… Susmak gerekirdi. Zihnimize hapsedilmişsek, bildiğimiz bütün varlıklar zihnimizde olan şeylerse; varlıklar zihinsel şeylerdir: Algıdır… Varlık algıdır. Bu nedenle bir şey algılandığı sürece vardır: Algıladığım masadan başka bir masa yok. Algı o. Algılanmayan masa, yoktur. Algılarımız arasındaki turarlılık: Bulunduğum salonu algılıyorum; sizleri de… Ama yan odayı algılamıyorum. Peki; yok mu o oda? Varlık algılarımdan ibaretse, şimdi yan odanın olmadığını söylemem gerekmez mi, algılamadığıma göre? Bu durumda yan odanın varlığını savunursam ne anlamda savunabilirim? Algılamadıklarım, tanrının zihnindeki algılar olmalı: Yan odayı algılamıyorum. Yok öyleyse benim için… Ama yan odaya gittiğimde algılıyorum ve her gidişimde hep aynı yan odayı algılıyorum. Beni şaşırtan bir yenlikle hiç karşılaşmıyorum. Ayrıca sizler de yan odaya gittiğinizde aynı odayı algılıyorsunuz.
Bu durumda; yan oda ancak algı olarak varsa, hiç bir insanın algılamadığı durumda bile yan oda algısı nasıl olabilir? Yan oda kimin algısı olabilir? Berkeley’e göre Tanrı’nın.

Evren Tanrının algısıdır. Bizler algımızla onun algısına katılıyoruz. Hiç bir insanın algılamadığı şeyler. Tanrının algısıyla var olabiliyorlar. Biri algılamaya başlayıncaya kadar bekliyorlar. Berkeley Tanrının algılar aracılığıyla bizimle konuştuğunu söylüyor.
Plüralist Spiritualism Berkeley’inki: Hepimiz algılayan varlıklar olarak ayrı ruhlarız (spirit). Ne kadar insan varsa o kadar algılayan ruh var.
Fichte Monist Spiritualistti:
Ona göre evren özgür ve özgürlüğünün farkında bir Etkinlik’in ürünüydü. Algılarımızın dışımızdaki bir şeyin algısı olduğu tezinin karşılığını veremediği soru: Bu gördüğüm görmeme denen olan şey mi? Yoksa görmeme neden olan şeyin bende oluşturduğu algı mı? Yaygın görüş dışımızdaki bir şeyin, gözüm ve sinirler aracılığıyla beynimi etkilediğini ve bu etki aracılığıyla da beynimin o varlığın kopyası bende oluşturduğunu söyler. Ve gene bu görüşe göre bir şeyin algısı o şeyin bir kopyasıdır (tıpatıp aynı, ya da belli ölçüde benzeyen).

Bir örnekle anlatmayı denersek: Bir alet oluşturduğumu ve onun aracılığıyla bütün varlıkların üç boyutlu görüntüsünü aynen oluşturduğumu söylesem. Ve de bir vazonun görüntüsünü bu yolla oluştursam. Bu durumda görüntünün aslına benzeyip benzemediğini merak etseniz, yapacağınız şey açıktır: Görüntüyle aslını karşılaştırırsınız. Bir şeyi algılamamıza dönelim şimdi:
Varlıkların (örnek olarak elimdeki kalemin) algısının gerçeğine ne kadar benzediğini merak edersem yapacağım şey de açık bu durumda: Kalemle algısını karşılaştırırım. Aynıysa ‘aynı’, farklıysa ‘farklı’ derim.
Ama önemli soru şu: elimdeki kalem hangisi? Algıma neden olan kalem mi, o kalemin algısı mı? Ortada karşılaştırılacak iki kalem yok. Görünüşte birbirine benzeyen iki kalemden söz ediyoruz ama; gerçekte bir kalem var… Peki; elimdeki kalem hangisi? Kalemin algısı mı, kalemin kendisi mi? Bilim “kalem algısı” olduğunu söylüyor.
Şurası açık: Berkeley’in bizleri zihnin içine kapaması kabul edilir görünmüyor ama; dışımızda kalem algımızı oluşturan bir kalemi kabul ettiğimizde de bir açmazı yaşamaya başlıyoruz. Berkeley’in tavrının kolayca çürütülebilir bir şey olmadığını gördük böylece ve bir de bilimsel açıklamadaki bir ön kabul açıklıkla çıktı ortaya.
Berkeley, bu dediklerine dayanarak nasıl bir yaşam teklif edebilir diye de düşündük: Tanrı ortak algılar aracılığıyla konuşuyordu Berkeley’e göre… Eğer tanrının algısına katılmanın (tanrının sözlerine uygun yaşamanın) değerli olduğunu kabul edersek, ortak algılar (tanrının sözleri olduğundan) olanı kabul ederek yaşamak gerekirdi.

Heraklit’in teklifiydi bu ve onun metafiziğini kabul eden Stoacıların: Olan herşeyi bilgece ve olgun bir tavırla karşılamak…